“Atatürkçülüğün
temel ilkelerini, vazgeçilmezliğini bir kez daha ispatlayacak. Atatürk’ü her
zaman yeniden tanımak, onun düşüncelerinin hâlâ yaşadığını ve yaşayacağının
bilincine varmaktır. Her zaman bilerek sevmeye inanırım, bu yazılar size
Atatürk’ü daha çok sevdirecek, sadece duygusal bir sevgi olmayacak, bu sevgi
aklın eşliğinde büyüyecek.”
‘Atatürk’le
alınanı Atatürk’çe koruyabilmek’
Lozan Atlaşması’nın imzalanması emperyalist çevreleri hayli şaşırtmıştı. Fakat teselliyi, ileri sürdükleri, şu tezde buldular: ‘...Gerçekten Türkiye, teorik bakımdan bağımsız bir hükümet oldu. Lakin bu ticaret ve sanatta yeteneksiz ve sermayeden yoksun olan ahaliyi bilenlerce malumdur ki, bu bağımsızlığın ömrü pek kısa olacak ve eski vaziyeti bir başkası üzerine alacaktır.’ Atatürk tüm yaşamında bu tür görüşlerle ve eylemlerle savaşmıştır. Çünkü bu iddialar, yüzyılların beslediği en ağır hükümlerin ve felaketlerin taşıyıcıları olmuşlardır.
“ Türklere ve Türkiye’ye bağımsızlık, belli
bir emperyalizm faturasıyla, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal
bağımsızlıklar alanında yabancıların etkilerini saklı tutmaları koşuluyla
‘verilmiş’ değildir. Atatürk’le alınanı Atatürk’çe koruyabilmek, Türk
devriminin temel ve gerçek ilkesidir.”
KEMALİST
DEVRİMLERİN ve reformların kaynağı Atatürk’ün çağdaş ve modernleşme anlayışıydı”
“Amaç, reformların içindeki gücün
hangi kaynaklardan geldiğini araştırmaktı. Kaynaklardan en önemlisinin öncelikli olarak Laik Cumhuriyetin temel taşlarını
oluşturan “ Sosyal Hukuk Devletinin
oluşmasıydı “ Atatürk bu onurluluk anlayışını Cumhuriyet Türkiye’sinin
kurumlarının zembereği niteliğine getirmeye çalışmıştır. ‘Pozitif bilim’ ve
‘halk’ kavramları, bu temel öğenin çevresinde, onunla birlikte biçimlenen
kavramlar olarak görülmelidir. ‘Ulusal devlet’ ise oldukça farklı ve dışsal
dinamiğin ağır bastığı bir sürecin sonucudur.
Büyük adamlar kendi çağlarının koşulları içinde
yoğrulmuşlardır.
Atatürk’ün özelliği, bazen kesintiye uğramış, bazen gerçekliğini bir ölçüde
yitirmiş, bazen uygulamaya geçirilmesi olağanüstü cesaret ve salt cesaret
isteyen, birbirinden ayrı yönlere dönük güçleri bir noktada toplamış ve
Cumhuriyet’in ‘ideal’inin ana kökleri olarak yaşatabilmiş olmasıdır.”
PEKİ, KEMALİZİM NEDİR?
"Kemalizm’i anlamak için Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Bağımsızlık
mücadelesini iyi anlamaktan geçer.? “Oysa Kemalizm bir " Çağdaşlaşma ve Modernleşme "ideolojisidir! “Kemalizm, Milli Hâkimiyet prensibine
dayalı bir Demokratik Ekonomik Kalkınma ve Modernleşme İdeolojisidir”.
Kemalist İdeolojinin en önemli niteliği, "Akılcı ve Bilimci" olmasıdır. Bunun anlamı ise
"Milli", "Milletler arası" sorunlara duygusal ve dogmatik
açıdan ve peşin hükümler ve kalıplara değil, akılcı, bilimci ve pragmatik bir
yaklaşımla eğilmektir. Bu konuda en başta belirtilmesi gereken nokta "Kemalizm" in katı bir
"Doktrin" olmadığıdır. Esasen, bizzat Mustafa Kemal' in hareket ve
dinamizm' i önlediği gerekçesiyle çağın Marksizm - Leninizm, Faşizm, Nasyonal
Sosyalizm gibi dogmatik, katı ve totaliter doktrinlere karşıdır.
Bu nedenle
"Kemalizm" ile ifade ettiğimiz görüş, Modern Türk Devleti' nin kuruluşunda
temel olan ilke uygulamaların bütünün ortaya çıkardığı davranış ve hayat tarzı
anlamındaki pozitivist, akılcı, ampirik, ( Yani deneye dayalı pragmatik bir
ideoloji" dir. ) Kemalizm' in bir ideoloji olmadığını ileri
sürenlerin başında Türk Toplumunda bir "ideolojik boşluk" yaratmak ve
bu boşluğu yabancı ve temsilcisi oldukları ideolojilere doldurmak isteyenler
gelmektedir.
"Kemalizm
düşmanları" olan ve " Marksizm ve Leninizm" den " Nasyonal
Sosyalizm" e, Kapitalist Liberalizm' e, Teokrasi' ye kadar değişen
"çağ dışı" dogmatik ve totaliter ideolojileri savunan bu gibi
kimselerin, "Kemalist Atatürkçü" ideolojiyi inkâr veya tahrif etmek
suretiyle Türk Toplumunda bir ideolojik boşluk yaratmak tabii karşılanmalıdır.
Böyle bir
değişiklik pek çabuk olmayacaktı. Mustafa Kemal bunun da sebebini biliyordu.
Gücünü tartışmadan değil, tahakkümden düşünce hürriyetinden değil,
kayıtsız-şartsız itaatten alan "dinsel kuvvetler", demokrasinin
yerleşmesine karşı koyacaklardı. Onun için Mustafa Kemal, siyasi devrimi her
şeyden önce, bir "inanç devrimi" olarak görüyordu.
Kurtuluş
Savaşımızın askeri yönü sona erip, vatan toprakları dış düşmanlardan
temizlenince, başta bilgisizlik, yoksulluk ve geri kalmışlık olmak üzere, bütün
iç düşmanların tüm güçleri ile ayakta kaldığı ve ülkemizin çağdaş milletler
düzeyine çıkabilmek için çok şeyler yapmak gerektiği görüldü. Bunun için,
öncelikle, toplumda uyanmış bulunan "millet olma bilinci" ni
pekiştirmeye lüzum vardı. Yüzyılların birikimi olan yanlış inançlar ve
anlayışlar yüzünden, milletimiz bu bilinçten oldukça yoksun bir seviyede
kalmıştı.
Öyleyse,
belirgin ilkeler üzerinde yeni bir devlet yapısının kurulmasına ihtiyaç
ortadaydı. Bu da, millet olma bilincinin uyanık tutulmasına bağlıydı. Böylece,
Türk Toplumunun adı "Türk Milletinin yeni "Türk Devletinin adı
"Türkiye Cumhuriyeti" olarak belirmiş, Kurtuluş Savaşından sonra, Türkiye Cumhuriyeti adı ile ortaya çıkan yeni Türk
Devletinin dayandığı Atatürk ilkelerinin ve fikirlerinin anlayış olarak
gelişmiştir.
KEMALİZMİ
ORTAYA KOYAN NEDENLER:
Cumhuriyetçilik,
Milliyetçilik Halkçılık, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik olarak ifadesini
bulan bu ilkeler, bir bütünü oluşturan ve "ortak özellikleri" bulunan
ilkelerdir. Atatürk ilkeleri Türk Toplumunun ihtiyaçlarından doğduğundan,
bunlarda baskı, taklitçilik veya özenti yoktur. Bu ilkeler yalnız sözlük
anlamıyla tanımlanamaz. Zira bunlar Atatürk tarafından hem sözle, hem de
uygulama ile belirlenmiştir. Bu ilkeler bir bütünü oluşturan unsurlar olduğuna
göre, bunları tek tek değerlendirmeye girişmek yanlış olur. Bunların sağladığı
uyum ve bütünlük "Kemalizm" dediğimiz
Dünya görüşünü ortaya çıkarır. Ali Berham ŞAHBUDAK……. 05.03.2016…….
DEMOKRATİK
KİTLE ÖRGÜTLERİ BİRLİĞİ
PLATFORMU
Genel Başkanı A.Berham ŞAHBUDAK


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder