“ Yıllardır Türk Milletini " din iman bayrak ezan yerli milli diyerek Allah'ın dini olan İslam diniyle aldatan çürümüş çağdışı zihniyete mensup siyasetçilerden bu cumhuriyette Türk milleti de biran önce kurtulmalı..? ”… Aksi ne bu cumhuriyet nede Türk milleti asla karanlıklardan kurtulamaz” .?
27 Şubat 2016 Cumartesi
LAİK CUMHURİYETTE” KUTSAL İSLAM DİNİ ÜZERİNDEN “Türk Milletini Allah ile Aldatmak”… : AYDIN OLMAYAN ZAVALLI ASALAKLAR!
LAİK CUMHURİYETTE” KUTSAL İSLAM DİNİ ÜZERİNDEN “Türk Milletini Allah ile Aldatmak”… : AYDIN OLMAYAN ZAVALLI ASALAKLAR!: AYDIN OLMAYAN ZAVALLI ASALAKLAR! Kitlelerin yapay gündemlerle uyutulduğu bir sür...
AYDIN OLMAYAN ZAVALLI ASALAKLAR!
Kitlelerin yapay gündemlerle uyutulduğu bir süreçte, devlet geleneğine, ulusal kültür bilincine sahip ulus devletler hedef alınmaktadır. Oysa ulus devlet, her devrin adamı olanlarla değil, her devirde adam olanlarla, yani adam gibi adamlarla savunulur.
“Cumhuriyet, gönlü Brüksel ya da
Washington’da olanlarla değil, gönlü Anadolu’da olan, dünyaya Ankara merkezli
bakan, Cumhuriyet aydınlarıyla geliştirilir”.
Ülkemiz son yıllarda özelliklede 2007 sonrası AKP li kimi ’yandaş besleme kalemlerinde
katkılarıyla CUMHURİYET değerlerimiz epey
yıpratıldı sözde adı aydın olan bu ayakçılar O TV senin Bu TV benim diyerek
karşı devrimden aldıkları kirli paranın karşılığı olan kirlenmiş düşüncelerini
bir aydın edasıyla Türk Halkını kandırmaktalar neymiş AKP ülkemize Cağımızın
gerekleri neyse tamamen yapıyormuş Üretim gelişiyormuş büyük sanayileşmeler
yapılıyormuş teknoloji üretiliyormuş istihdam için çok büyük projeler
yapılıyormuş zavallı kuş beyinli aydınlar siz ve AKP 90 yıllık CUMHURİYET kazanımlarını yok ettiğimiz gibi birde
Emperyalizme karşı verilen onurlu mücadele sonucunda Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN önderliğinde kazanılmış T.C. Devletinin sizin bu örümcek kafanız tekrar Ülkemizi
karanlık cağ sürüklendiğini görmüyor musunuz sizler nasıl bir aydınsınız…
Laik Cumhuriyet
Aydın ile / Asalakların Arasındaki Farkı. /
Kendisi de ülkemizin seçkin aydını bir olan Cumhuriyet şehidimiz Ahmet Taner Kışlalının aydın tanımı hem çok nettir, hem de entel aylaklarla
gerçek Cumhuriyet aydın arasındaki bu büyük
farkı nasıl ortaya koyar.
Kışlalıya
göre; “Aydın, kendini toplumundan sorumlu sayan insandır. Entel içinse
toplum, sadece bir araçtır; amaç, kendi kendini tatmindir. Aydın gerçeği
arar. Entel ise moda olan düşüncenin peşindedir… Aydın için düşünce tutarlılığı
önemlidir. Entel ise en ileride görünmek uğruna her şeyi yapabilir… Geçmiş
yenilgi ve yanılgıların acısı ile savrulanların kimisi sol Özalcı, kimisi sol
dinci, kimisi de sol Kürtçü oldu” (“Aydınlar
ve Enteller!” Cumhuriyet, 16.06.1993).
Aydın,
siyasal öncüdür, toplumun işaret feneridir, yol göstericidir. Bu nitelikleriyle de tarihsel kırılma
noktalarında aldığı tavır belirleyicidir. Onun bu vasfını dışarıda emperyalizm,
içeride de düzen çok iyi bildiği için, aydını yıldırmanın, korkutmanın,
devşirmenin yollarını ararlar. Parayla pulla, makamla mevkiiyle, şanla
şöhretle, gerekirse de zorla, kaba güçle yaparlar bu işi. Sisteme direnenler
halkın aydını olurlar, milletin münevveri, mütefekkiri olurlar. Direnemeyip susanlar, korkanlar,
konuşmaktan çekinenler, ortalıktan çekilenler olur içlerinde.
En vahimi de saf
değiştirenlerdir ki, onlar da sistemin gözde devşirmeleri, dönekleri olurlar.
Bol para, bol unvan, gazete köşesi, üniversite kürsüsü, iktidar danışmanlığı
elde ederler. Nitekim Türk medyası ve Türk üniversiteleri bu tiplerle doludur.
Düzenin
efendileri bu işten her zaman kârlı çıkarlar. Çünkü “muhalefet yapıyormuş” görüntüsü verilerek, toplumun
enerjisi boşaltılır, patinaj yapması sağlanır. Bu tür bir
“Majestelerinin muhalefeti” anlayışı, toplumun kafasını karıştırır, kamuoyunun
oluşturulması ve yönlendirilmesi kolaylaşır. Unutmamak gerekir ki, kamuoyuna ilişkin hemen tüm çalışmalarda altı
çizildiği üzere; kamuoyu yoktur, oluşturulur. Kamuoyu bir kurgudur ve gerektiğinde yargı mercii olarak kullanılmakta,
olmayan kamuoyu yaratılıp, yönlendirilirken, sanki türdeşmiş gibi
gösterilmektedir. Bu yolla kanaatin üretilmesi ya da rızanın inşası devreye
girmekte, güç odaklarının, egemen çevrelerin, büyük güçlerin ve etkili
merkezlerin talepleri ve çıkarları, sanki kamuoyunun tercihiymiş gibi
yansıtılıp, sunulmaktadır.
Gazete manşetlerinden, anket sonuçlarına dek
bir sürü araç sayesinde geniş kitlelerin tutum değiştirmesi, ikna edilmesi, Cumhuriyet şehidi
Uğur Mumcu’nun deyimiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olması” sağlanmaktadır. Halkın
genelde kuvvetliden yana olması, bireylerin çoğunluk içinde olmayı tercih
etmeleri, güce tapmaları, argo deyimle “kazanan ata oynamaları” da kanaat
üretimini kolaylaştırmaktadır.
Entelin Asalak Aydınlar!
Sistem,
özellikle de soldan devşirdiği aydınların öncülüğünde, demokrasinin tanımından
özelleştirmenin gerekliliğine, piyasa ekonomisinin kutsallığından sivil
toplumun önemine dek hemen her alanda bir algı yönetimini devreye sokar. Bilerek yaratılan
bir kavram kargaşası, özellikle gençler arasında yaratılan bir kafa karışıklığı,
hemen her kesime, her katmana, her sınıfa dayatılan bir yabancılaşma söz
konusudur artık.
Bireyin
önce kendine, ardından yakın çevresine ve son tahlilde toplumuna, halkına,
ulusuna yabancılaşması, kültürde, ahlakta, dinde, ailede büyük bir çözülmeyi,
çürümeyi ve çöküşü hızlandırır. Toplumun ilk sıralardaki gündem maddeleri olan,
büyük çoğunluğun üzerinde hemfikir olduğu terör, yurt ve ulus bütünlüğü,
yoksulluk, işsizlik gibi temel sorunlara karşı sırasıyla önemsizleştirme,
duyarsızlaştırma, tepkisizleştirme, alıştırma ve giderek de meşrulaştırma
yöntemi uygulanır.
Devşirme Süreci ve Yöntemleri
Bu
bağlamda aydınlar, yazarlar, düşünürler bazen iş takipçisi, bazen de açıktan
işadamı olarak öne çıkarlar. Genellikle lobi elemanı veya etki ajanı, istihbarat
elemanı ya da provokatör olarak görev üstlenirler. Toplumun her kesimiyle bağlantısı olan, işleri nedeniyle
toplumun dokusunu iyi tanıyan, ona doğrudan nüfuz edebilen gazeteciler, bilim
adamları, iş adamları ve din adamları bu tür faaliyetlerde kullanılmak için
biçilmiş kaftandırlar.
Aydınların
her türden güç odaklarıyla fazla samimi olmaları, kamu adına soru sorması,
araştırma yapması gereken gazetecilerin temas ve mesafeyi unutarak, çıkar
çevreleriyle aşırı yakınlık kurmaları, sadece mesleki etik açısından değil, çok
daha geniş anlamda önemli bir sorun olarak çıkar karşımıza. Emperyalist güçlerle, onların istihbarat örgütleriyle, bu istihbarat
örgütlerine yakınlığıyla bilinen, hatta doğrudan onların güdümünde olan
üniversitelerle, araştırma kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütlerliyle kurulan
yakın ilişkiler ciddi bir aydın, akademisyen kirlenmesine neden olur.
Yurt
dışı konferans davetleriyle, araştırma burslarıyla, sözde bilimsel etkinlik
çağrılarıyla, yüksek telif ücretli makale talepleriyle başlayan ve gelişen
ilişkiler, devşirme sürecinin sonunda, kendileri farkında olmasa da, hatta
aksini söylese de, etki ajanlığı ve 5. kol elemanlığıyla noktalanır.
Karen
Fogg’un elektronik postalarının neden olduğu skandal, bu konuda yakın
tarihimizden verilebilecek örneklerden yalnızca biridir. Nitekim Fogg’un yakın arkadaşı olan bir
gazetecinin ABD istihbarat kuruluşlarının arşivlerine rahat girip çıkmakla
övünmesi, son açılım sürecinde de görüldüğü gibi köşe yazarlarının hükümete
danışmanlık yapmaları, siyasal nitelikli sivil toplum örgütlerinin AB ve ABD
fonlarından desteklenmeleri, kendisini sosyal demokrat, sosyalist, Atatürkçü
olarak tanıtan kimi bilim insanlarının ABD istihbarat kuruluşlarının konuğu
olmaları sık rastlanan olaylardır.
Çünkü
karanlık savaş çerçevesinde, aydınlar, medya, gençler, üniversiteler ve iş dünyası
üzerinde etkili olmak hem akılcıdır, hem kesin sonuç alıcıdır, hem ucuzdur, hem
de askeri operasyonlara oranla daha sessiz, sinsi ve “sevimlidir”.
Demokrasi,
insan hakları, hukuk devleti, sivil toplum, özgürlükler, piyasa ekonomisi gibi
kavramlar öne çıkarılırken, basın davetleri, “bilimsel toplantılar”, öğrenci ve
akademisyen “değişim programları” kılıf olarak kullanılır. Bu tür aydın
devşirme programları akılcıdır, çünkü kan dökerek tepkiye, nefrete, öfkeye
neden olmamaktadır.
Tersine olumlu sonuç alma ihtimali çok daha yüksektir, hem de pek belli etmeden
ve “sivil ve akademik” söylemler kullanarak. Bu tür dönekleştirme,
Mankurt’laştırma yöntemi ucuzdur, çünkü gazetecilere, akademisyenlere, iş
adamlarına, din adamlarına, gençlere aktarılacak kaynak, sağlanacak
“demokratik, akademik ve barış amaçlı” fonlar, bir işgal için harcanan paranın
yanında dikkate alınmayacak kadar küçüktür.
Ve en
önemlisi karanlık savaş yöntemleri liberal demokrasiye uygundur, şiddet
içermemekte, arz- talep mekanizmasına göre işlemektedir. İngilizce “embedded” denen iliştirilmiş
gazeteciler de, yabancı dille eğitimin yaygınlaşması da, “ulus devletin modası
geçti”, “bağımsızlık anlamını yitirdi, artık karşılıklı bağımlılık devri”,
“Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir” gibi söylemler de
hep bu süreçten geçen ağızların laflarıdır. A.Berham ŞAHBUDAK…. 12.02.2016
22 Şubat 2016 Pazartesi
Kendi “ Halkına ve ÜLKESİNE ” İhanet Edenlere?.
Fikir Ayrılığı ile İhanet Arasındaki Çizgi…/ Lafı dolaştırmadan
yerine getirelim. Burada, en yüksek değer olarak gördüğümüz bağımsız, onurlu
ve özgür yaşama idealine ihanet edenlerden söz edeceğiz… Dünyadaki en büyük felaket bütün insanların aynı, ya da benzer şekilde
düşünmesi olurdu. Birbirine benzeyen fikirlere sahip ve onay anlamında kafa
sallayarak birbirleriyle konuşan üçlü, beşli, yedili, irili ufaklı milyonlarca
insan grupçuğu hayal edin. Bu ya bir şaka, ya da bir kâbustur. Başka bir şey
olamaz.
Büyük işlerin başarılması insanların düşünce birliğine
varmasıyla değil, belli konularda uzlaşma zemini yaratmalarıyla mümkün olur. Bu ikisi arasındaki fark çok önemlidir. Düşünce birliğinde
ısrar etmek beyhude bir çabadır. Uzlaşma zemini ise toplumların politik
kültürleriyle ilgilidir. Çok az toplum farklı kesimleri arasında uzlaşma gerçekleştirebilmiş
ya da bunu sürekli kılabilmiştir. Uzlaşma kültürünün ön koşullarının neler
olduğu, bizim ülkemizde bunun ne ölçüde mevcut bulunduğu üzerinde ayrıntılı
olarak düşünmemiz gerekir. Coğrafi koşulların (ülke içerisindeki fiziki
bağlantıların, ayrı havzaların), uluslaşma sürecinin tamamlanmasının, eğitim
düzeyinin, inanç sistemlerinin ve geleneklerin hepsinin bunda payı vardır,
tabii başka şeylerin de… Fikir
ayrılığını bu şekilde kısa bir övgüye tabi tuttuktan sonra, biraz da ihanet
üzerinde duralım. Bu asla kolaylıkla söylenen bir şey olmamalıdır.
İnsanların fikir ve inanç ayrılığını övdükten sonra, farklı düşünüyor diye
insanları ihanetle suçlamak kadar yakışıksız bir şey olamaz.
Bu her zaman kolay değildir. Zorluk aradaki çizginin bazen
net, ama çoğu zaman kesikli veya ıslak kağıtta dağılmış mürekkep gibi belirsiz
olmasından kaynaklanıyor. Ayrıca ihanetin de çeşitleri var kuşkusuz. “Çıkar için ihanet
edenler olduğu gibi, gaflet veya cehalet nedeniyle, ya da kişisel nedenlerle
ihanet tarafına düşenler oluyor. Tanımlamadan konuşmamak gerekir.” Tabii ki şu uyarıyı da yapmak gerekir. Ne kadar
tanımlarsanız tanımlayın gene de aradaki gri alanda kalanlar olacaktır. Hayatın
karmaşıklığını binlerce yıllık hukuk dahi tanımlara sığdıramamış, tamamlamak
bize mi kaldı? Kaldı ki toplumsal gerçeklik her zaman onunla ilgili
analizlerden daha hızlı değişiyor. Gene de hukuk mantığından ve felsefesinden alacağımız iki şey
var. Birincisi her şeye rağmen tanımlamaya çalışmak, ikincisi de her
durumun özel bir yanı olabileceğini (olmayabilir de ama) kabul etmek.
Bu tür konularda
özenli olmak bizi toptancı ve ilkel düşünenlerden ayırmalıdır. Sorunlar bitmiyor. Önce neye ihanet
edildiğini, sonra da nasıl ihanet edildiğini ortaya koymak gerekir. İnanca,
ideolojiye, vatana, tuttuğunuz futbol takımına, partinize, sevgilinize,
ailenize, işinize ve daha birçok şeye ihanet edebilirsiniz, ya da ettiğiniz
söylenebilir. Ama hiçbir durum için standart müeyyideler olamaz. Bunlar, tarih
boyunca daima o toplumun o andaki koşullarına bağlı olmuştur. Lafı dolaştırmadan yerine getirelim.
Burada, en yüksek değer olarak gördüğümüz bağımsız, onurlu ve özgür yaşama
idealine ihanet edenlerden söz edeceğiz. Çağımızın
temel sorunu budur ve tüm diğer sorunlar buna bağlıdır. Burada fikir
ayrılıkları ya da ihanet çok farklı tonlarda ortaya çıkmaktadır. Açıkça veya
gizli olarak emperyalizmin hizmetine girenler, emperyalizmin çağımızın politik
olarak reddedilmesi ve mücadele edilmesi olanaksız gerçeği olduğunu ileri
sürenler, artık uluslararası ilişkilerin geliştiği düzeyde emperyalizmden söz
edilemeyeceğini söyleyenler, emperyalizmin olduğunu ama artık ilerici
demokratlaştırıcı bir işlevi bulunduğunu ileri sürenler ve daha birçok benzer-benzemez
fikre sahip kişiler etrafta dolaşmaktadır.
Kimisi de emperyalizme karşı çıkmanın artık çok zorlaştığını,
bu sıkıntıya girmektense boyun eğmenin daha kolay ve elverişli bir yol olduğunu
söylüyor. Bir başka kesim de, madem emperyalizm var ve bu
kadar güçlü, o halde çatışmak yerine işbirliğine girip onların has adamı
olursak daha karlı çıkarız diyor. Örneğin Dışişleri mensupları arasında böyle
düşünen bir grup var. Şimdi, böyle düşünen, yani diğer ülkeler yerine ABD ve
yakın müttefikleriyle iyi geçinerek Türkiye’ye en çok faydayı sağlamayı düşünen
bir dışişleri mensubu ile aynı fikirde değilsek, buna fikir ayrılığı mı
diyeceğiz yoksa başka bir şey mi? Pekala, dünyanın dört köşesinden militanları
toplayıp, ya da yabancıların toplayıp Suriye’deki faaliyetleri için
gönderdikleri militanlara sahip çıkarak onları Hatay ve Osmaniye’den Suriye’ye sokmak gibi bir politika ihanet midir?
Bu militanların Türkiye’de haydutluğa varan davranışlarına göz yumulması için
ne diyeceğiz, siyasetin cilveleri, olur
böyle şeyler diye mırıldanıp geçiştirecek miyiz? Yarın öbür gün bunların Türkiye’de belli siyasi
amaçlar için kullanılmaya başlanması halinde ne yapacağız? Ya da uluslar arası hukuka aykırı durum için “kim
takar uluslar arası hukuku” mu diyoruz, ülke olarak yani.
Öte yandan Hürriyet ve İtilafçıların çoğu ihanet çemberinin
içerisinde debeleniyordu. Bir itilafçı için herhangi bir yabancı güce teslimiyeti
savunmamak hainlikti. Bunların uzantıları bugün de azgın bir şekilde kendi
ülkelerine saldırıyor.
Tarihte kimisinin
ihanet, kimisinin de zorunluluk olarak gördüğü sayısız olay vardır. Stalin’in 1939 Ribbentrop-Molotov Paktı’nı büyük bir
istekle kabul etmesi Hitler’e savaş olanağı verdiği için dünya halklarına ve
sosyalizme karşı büyük bir ihanet değil midir? Yoksa reel politikanın bir
gereği mi sayılmalıdır. Almanlar 1919 Paris Barış Antlaşması’nı imzalayan
yöneticilerini ihanetle suçlayıp bazılarını suikast ile katletmemişler miydi?
Ama imzalamama şansları var mıydı? Sevr Antlaşmasını imzalayanlar hain idiyse
onları cezalandırmamız gerekmiyor muydu? Kurtuluş
Savaşı hainlerini cezalandırmamanın acısını sonradan yaşadığımız
söylenebilir mi? 150’likler listesi
yediğimiz büyük bir kazık değil miydi? Kabul etmek zorunda mıydık? Ya
Amerikalıların 1945’den sonra Nazi’leri yeniden örgütleyip Soğuk Savaş’ta
kullanmalarına ne demeli? Bunlar arasında Türkiye’ye gelenler de vardı. Her ülkenin hainleri vardır.
Bunlar bilindiği
halde bütün basın niçin bunları görmezden geldi? Onlar olmadan emperyalizm politikalarını yürütemez. Burada
esas olan ihanetin özü müdür, derecesi midir, niyet midir, sonuç mudur, nedir,
nedir? Çıkar için yapılan en
kolay mahkum edilendir. Yabancılardan para alarak siyaset yapmak her zaman
nefretle karşılanır. Ya, yabancılardan para alarak yazı yazmak, ya da burs
alarak araştırma yapmak, ya da ödül kazandırılmak? Buradan koskoca bir ihanet
literatürü çıkar.
Şu
anda Türkiye’de yabancı vakıflardan maaşa bağlanmış kaç tane
gazeteci ve akademisyen var biliyor musunuz? Son iki Paragraf;
Y- CHP ve diğerleri .Bu konular yerinde
duradursun, biraz da partilerimize bakalım. Siyasi
partiler içerisindeki fikir farklılıkları (şayet gerçekten varsa) sağlıklı siyasetin temelidir. İktidara gelen
partilerin uzun vadeli devlet politikaları çerçevesinde değişik yönelimlere
girmeleri, hatta partilerin üzerinde olduğu varsayılan devlet politikalarını da
değiştirmeleri normaldir.
Ne var ki, ya partiler yabancı denetim altına girerse, ve
görünüşte ayrı ama özde aynı teslimiyeti savunurlarsa ne olacak. Türkiye’de bazı partilerin yabancılarla
ilişkileri çok açık. İhanetleri üzerinde tartışmak bile gereksiz. Öyle ki,
yabancılar tarafından silahlandırılıp eğitilmişler, bağımsızlığı savunan
insanları üzerine ateş etmişler, bomba patlatmışlar, kaçırıp işkenceyle
öldürmüşlerdir. Ama daha ince bir ihanet çizgisi de ülkemizde dolaşıp
durmaktadır.
Örneğin CHP içerisinde işbirliği politikalarını sonuna kadar
destekleyen, emperyalizme “sözünüzden dışarı çıkmayız, bir de bize fırsat yaratın”
diye adeta bağıran bir kesim giderek beslenmiş ve nihayet etkili kılınmıştır. CHP’lilerin
bir kısmı bu ihanet çizgisinin çok iyi farkındadır ama ellerinden bir şey
gelmemektedir. Oysa Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN kurduğu bugünkü CHP’ de halen batı emperyalizmine boyun
eğmiş kişilerin çoğunlukta olduğu parti meclisi esas sorun değildir. Esas sorun
olan bu anlayıştaki kişilerin bu parti
içerisinde belirleyici konuma nasıl ve hangi şartlarada getirilebilmiş, ve bu tezgâhın
rahatlıkla kurulabilmiş ve yürütülebilmiş olmasıdır. Bu ihanet çizgisinin etkisizleştirilmesi bu partinin ve ülkenin kaderi
üzerinde önemli bir rol oynayacaktır ama bunun mümkün olmaması da büyük
olasılıktır.
O halde büyük partilerin blok olarak emperyalizmin
denetiminde olduğu bir ülkede muhalefet geliştirilmeye çalışılacaktır. Bunun yolu nasıl bulunacaktır? İhanetin
yaygınlaşması bazı insanların satın alınmasıyla değil, satın alınanlardan çok
daha fazlasının düşüncelerinin yönlendirilmesi, zihinlerinin etkilenmesi,
onların çaresizlik psikozuna sürüklenmesiyle mümkün olabilir. Ama ikisi de
vardır. Mütareke İstanbul’unda hem ruhunu satanları, hem de teslimiyet ve
çaresizlik psikolojisini görmek mümkündü. Günümüzde
ihanet çizgisi her yerdedir. Okullarda,
Sendikalarda, Partilerde, Devlet kurumlarında ve özellikle de Basındadır.
Burada temel mesele emperyalizme boyun eğmenin hayatın normal akışı olduğu
fikrinin yayılmasına karşı mücadelenin beklenenden zayıf olmasıdır. Bu zafiyet yabancı güdümündeki basının
marifetidir. Onlara hain mi diyeceğiz, farklı fikir erbabı mı? A.Berham ŞAHBUDAK / 20.02.2016
DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ
BİRLİĞİ
PLATFORMU Genel Başkanı A.Berham ŞAHBUDAK
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ:
SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ: İFTAR SOFRASINDAKİ AYDINLIK VE KARANLIK? Bugün önümüze düşen o fotoğraflar, aslında bizlere görünü nenin çok...
-
AMAN TÜRK MİLLET DİKKAT.! GÜN GECTİKCE SENİN İÇİN DE KAOS AN MESELESİ OLA BİLİR.? Bir Diktatörün, Sahte umutlarlasın ve Halk umut diyerek s...
-
Yedi Yıl Sonra Gelen Hesaplaşma: Cumhuriyet, Demokrasi ve Siyasi Sorumluluk 2018 yılında, Türkiye'nin yönetim sisteminde yaşanan kritik ...
-
DEMOKRASİ #NEDİR BİLİFMİSİNİZ.? Özelliklede #Dünyada eşi benzeri olmayan eşsiz önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu #CHP 'd...

