“ Yıllardır Türk Milletini " din iman bayrak ezan yerli milli diyerek Allah'ın dini olan İslam diniyle aldatan çürümüş çağdışı zihniyete mensup siyasetçilerden bu cumhuriyette Türk milleti de biran önce kurtulmalı..? ”… Aksi ne bu cumhuriyet nede Türk milleti asla karanlıklardan kurtulamaz” .?
30 Nisan 2021 Cuma
1 MAYIS VE ÜLKEMİZDEKİ ANLAMI!
1 MAYIS VE ÜLKEMİZDEKİ ANLAMI!
1 Mayıs çalışan ellerin ve nasır tutmuş bedenlerin emeğinin ve alın terinin karşılığını alamayan milyonlarca İşçi ve emekçinin emek bayramıdır. 1 Mayısı emek bayramı olarak kutlanır,1 Mayısı her yıl işçiler ve emekçiler tarafından dünya çapında her yıl 1 Mayısı emek bayramı olarak kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele edilen çok özel bir günüdür…
ÜLKEMİZDE DE; 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günüdür. Dünya üzerindeki pek çok ülkede, resmi tatil olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde de ilk kez 1923'te resmi olarak kutlanmıştır.
2008 Nisan'ında, "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen 5892 -1- sayılı yasanın, 27 Nisan 2009'da Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile 1 Mayıs artık ülkemizde de resmi tatil ve İşçi Emekçiler Bayramı olarak ilan edilmiştir.
PEKİ, 1 MAYIS NEDİR, NASIL VE NE ZAMAN ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
1 Mayıs ilk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesinden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.
1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Şikago'da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katıldı. Luizvil'de (Kentaki) 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü.
O dönemde Luizvil'deki parklar, siyahlara kapalıydı. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Parka girdi. Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, 'Böylece ön yargı duvarı yıkılmış oldu' şeklinde yorumlanmıştı.
Bu gösteriler 1 Mayısı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs'ta kanlı Haymarket Olayı'na yol açtı. Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellendi. 14 Temmuz-21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verildi. Böylece ikinci gösteri 1890 yılında yapılabildi.
1 Mayısın, anlamına yakışır bir şekilde dostluk ve dayanışma havasında kutlanmasını dileyerek, başta işçi, memur ve emekçiler olmak üzere bütün milletimizin Emek ve Dayanışma Günü'nü kutluyorum. Emek olmadan hiçbir şey yetişmez. Emek, sermayeye öncüldür ve ondan bağımsızdır.
Sermaye ancak emeğin meyvesidir ve emek olmadan sermaye olmazdı. Emek sermayeden üstündür ve daha büyük önem arz eder. 1 Mayıs barış, demokrasi ve güvenli bir gelecek için mücadele günüdür. Dayanışmanın, iyiliğin, birliğin ve güzelliğin birleştiği 1 Mayıs’ta tüm işçi kardeşlerimizi kutluyoruz.
Özelde emekçilerimizin, genelde dünya emekçilerinin birik mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs işçi bayramını kutluyorum.
Haksızlıkların, eşitsizliklerin, adaletsizliklerin ve ezilmenin olmadığı, emeğin sömürülmediği, aydınlık, eşit ve güzel bir dünyayı göreceğimiz günlerin geleceği umuduyla, tüm emekçi kardeşlerimizin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü kutlarız. Hiçbir işte istikbal yoktur, istikbal işe sahip olan kişinin elindedir. Hepinizin istikbali bu anlam itibariyle açık hepinizin 1 Mayısı kutlu olsun…
Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir gün bile çalışmış olmazsın. Herkesin sevdiği işi yapması dileğiyle… Bir metre iş yapmayı, bir kilometre söz vermeye değişmem. "Çalışan ve iş arayan her emekçinin 1 Mayısı kutlu olsun…" Ali Berham ŞAHBUDAK...
25 Nisan 2021 Pazar
BİZ BU “CUMHURİYETİMİZİ” YILLARDIR KİMLERE EMANET ETTİK?
BİZ BU “CUMHURİYETİMİZİ” YILLARDIR KİMLERE EMANET ETTİK?
Hukukun ve adaletin olmadığı yerde ilk kaybolan değer ahlakıdır.
“Bir ülkede hukuk ve adalet sistemi ahlak ile uygulanmıyorsa orada adalet beklenemez”… Öncelikle ahlaki uygulamaların yaptırımı olmadığı için ahlaki davranışlara keyfiyet içerisin görülüyor olması hukuk ve adalet duygusunun önünde olduğundan ülkemizde bir karşılığı bulunmuyor.
Türkiye’de bu konuda eksik olan hukuk desteğinin yetersizliği.” Eğer bir yerde ahlak ile hukuk uygulanmıyorsa orada adalet beklenemez. Adalet ancak hakkın teslimiyle mümkündür.
Hukuk ise bir sistemi oluşturmak adına gerçekleşebilir. Eskiden beri hukukun adaletle ilişkili olduğu yaygın bir düşüncedir. O kadar ki, hukuk hakkında uzmanlık bilgisine sahip olmayan kişiler bile, haklı olarak, hukukla adalet arasında kopmaz bir bağ olduğunu düşünürler. Bu bakımdan, “insanların bir hukuk düzenini keyfi yönetimden ayırt ettiklerinde akıllarında tuttukları şey ”in adalet ideali olduğunu söylemekte…
Hukuk ile adalet arasındaki ilişkinin çeşitli sembolik anlatımlarına hukukla ve mahkemelerle ilgili birçok söz ve olguda rastlayabiliriz. Söz gelişi Türkçede mahkemeleri içine alan bina komplekslerine “adalet sarayı” deriz. Pek çok ülkede hakimlerin ve mahkemelerin ilişkili olduğu bakanlığın adı “Adalet Bakanlığı’dır. Amerikan Yüksek Mahkemesinin binasında “Herkes için Adalet” yazar”. Bütün bunlara uygun olarak, her yerde mahkemelerin “adalet dağıttıklarından söz edilir.
Peki, CUMHURİYETİMİZDE bizim adalet dağıtan Mahkemeler ve adalet görevi yürüten hâkimler ve savcılar AKP’ sonrası sık sık kişiye endeksli olarak değiştirilen hukuk sistemimiz tam bağımsızımdır?
Bir toplumun yaşanabilir olması bazı temel değerler ekseninde ortak bir tavır ve birliktelik duygusuna ihtiyaç gösterir. Bunlar çoğu kez kader birliği, sevinçte kederde birleşme, dayanışma gibi bazı özellikleri çağrıştırır. İnsanların toplum içerisinde birbirlerinin haklarına saygı göstermeleri de birlikte yaşamanın vazgeçilmez gereğidir.
Bu gerekliliğin doğurduğu bir sonuç olarak, herkesin kendi özgürlük alanı içerisinde, başkalarından gelecek haksızlıklara karşı koruma altında olması, haksızlık yapmanın kınanan bir davranış olarak sadece normatif değil, ahlaki bir fazilet, hakikat kabul edilmesi, ortak beklentilerin başında gelir.
Farklılıklar da, ideallerinin odağına insanı koyan bir düşünce yapısında, toplum olmanın bir gerçeği, zenginliği olarak görülür. Hatta farklılıklar üzerinden çatışmalar ve karşıtlıklar üretilmeyen bir arada yaşama ülküsünün benimsenmesi aranır. O halde insanlar bir toprak parçası üzerinde, bir zaman aralığında bir arada yaşama zorunluluğu sebebiyle, ortak bir kaderi paylaşabilirler.
Ancak bu birliktelik yaşanabilir bir toplum oluşturdukları anlamına gelmez. Toplumsal barış ve güvenlik yaşanabilir toplumun esasını oluşturur. Muhakkak kaderde ve kederde ortak bir anlayışı benimseyen insanlar, topluluk addedilir, ancak bu topluluk içerisinde bireyler (hatta tek bir birey) güvende değilse, güçlü güçsüzü eziyorsa, o birliktelik bir istek değil, zaruretten meydana gelen bir katlanmadır.
Güvenli bir toplum hem diğer bireylerden hem de otoriteden gelecek haksızlıklara karşı kişiye koruma alanı sağlayan, hukukun üstünlüğünü esas kabul eden bir anlayışın hakim kılınmasını şart koşar. Böyle bir ülkede yargının bağımsızlığı ya da tarafsızlığı konusunda şüpheye düşülmez. Devlet, tüm işlem ve eylemlerinde hukuk kurallarına, hukukun evrensel ilkelerine uygun davranmayı varlık sebebi görür ama buna rağmen yine de yargı denetimine açık olmayı kabul eder.
Her yasa ile hukuk yaratılamayacağını, şekli anlamda yasa kabul edilen bir şeyin, temel hak ve özgürlükleri koruyup geliştirmediğinde, hukukun evrensel ilkeleri ile demokratik toplum düzeninin gerekleriyle örtüşmediğinde, kıymetinin olmadığını tartışmasız idrak eder.
Çünkü hukuk devleti, insanlığın “devlet” kavramını ortaya attıktan sonra elde ettiği en büyük kazanımıdır. Hukuk devletinin tüm unsurlarıyla eksiksiz sağlanmadığı bir toplumda ne eşitlik ne özgürlük ne de adalet olur.
Sadece güvenlik ve barış değil, toplumsal adalet de birliktelikte önemli bir yer tutar. Bunu söylerken sosyal adaletin tüm unsurlarından bahsetmiyoruz. İnsanların geleceğini güvence altına alabilme imkan ve umuduna sahip olması, görünüşte de olsa fırsatlara erişimde eşitlik bulunmasını kastediyoruz.
Ne var ki, doğuştan kaynaklanan bazı engeller sebebiyle kişilerin fırsatlara erişiminde eşitsizlikler olabilir, ancak bu eşitsizlikleri ortadan kaldırmak adına pozitif ayırımcılık yapılması gerekir. Bu durum toplumsal adaleti rencide etmez, aksine adil bir toplumun oluşumuna hizmet eder.
Bülent Ecevit tarafından kaleme alınan “Ortanın Solu” isimli kitabın giriş kısmında (Kim Yayınları, 2. Baskı, 1966); “Bir insanın, düşüncesi baskılardan kurtulabilir ve kişiliği serbestçe gelişebilirse, eğilim ve yeteneğine göre, eğitim görebilirse, erişebileceği bir düzey vardır. Herkesin o düzeye erişmesine imkan vermeyen bir toplum düzeni, insanlığa aykırıdır.
Bazı insanların o düzeye erişmelerine imkan verip bazılarını bundan alıkoyan bir toplum düzeni ise hem insanlığa hem de adalete aykırıdır” denilmek suretiyle konunun bir yönüne temas edilmiştir. Kanımızca insanların kişiliğini serbestçe geliştirmesi, eğitime ulaşması adına imkan eşitliği önemlidir ama günümüzde yeterli değildir.
Eğitime erişen, kendisini belirli bir düzeye çıkaran kişi, toplum içerisinde hak ettiği yere gelmeli, yetkinliği, eğitimi, liyakati ile orantılı muamele görmeli, bu anlamda fırsatlara ulaşması farklı parametreler kullanılarak engellenmemelidir. Hatta fırsatlara ulaşmada, kişinin liyakat düzeyi değil, başka hususiyetler etkili olabiliyorsa, bu durum kanıksanmamalı, sorgulanmalıdır.
Çünkü böyle bir düzen, kuşkusuz gerçek toplum ideali ile bağdaşmaz. İdealler ile gerçeklerin bağdaşmasının her zaman olası olmadığını da kabul ediyoruz. Ne var ki, asgari bir çıkış noktası muhakkak bırakılmalıdır. Zira idealler de yaşanmış tecrübelerin ürünüdür.
Bir toplumda siyaset, ticaret ve hamaset üçgeninden iki köşe tutamayan imkanlara erişimden yoksun kalıyorsa bu kabul edilebilir bir durum değildir. Böyle bir yer dünyada var ise, bu yerde yaşayan insanlar da tabi ki topluluk halindedir, ancak yaşanabilir bir toplum içerisinde olduklarını söylemek güçtür.
İnsanlar normatif olarak eşit haklara sahip olabilir, ancak fırsatlara erişim, kabiliyetlere göre değişkenlik gösterir. Aradığımız kabiliyet “siyaset, ticaret, hamaset” ekseninde üçgenin iki köşesini tutmayı beceren kişi midir? Yoksa hangi alanda olursa olsun o işin ehli, kendisini yetiştiren, çok çalışan, üreten, hak eden bir kimse midir? Bu soruya verilecek yanıt işte o toplumun esasen ne oranda bir soyluluk ve erdem taşıdığını ortaya koyar. Ali Berham ŞAHBUDAK… 25.04.2021
23 Nisan 2021 Cuma
Kemal Kılıçdaroğlu meclisi inleti! Tarihi 23 Nisan konuşması!
ATATÜRK’TEN TARİHİ UYARI:
Sarayın saltanatını yıkıp Türk halkının saltanatını kuran Mustafa Kemal Atatürk her fırsatta halkın ayağına giderek, “Din İman Yerli Milli demeden benim onurlu halkım diyerek Türk halkını dinlerdi”…
Egemenliğinizi ve bağımsızlığınızı asla bir şahsa vermeyin!
Atatürk, 13 Ağustos 1923 teki Meclis Konuşmasında şöyle demişti: “Yeni Türk devleti bir halk devletidir. Geçmiş dönemde ( yani milli mücadeleden önce 1919 öncesinde ) Devlet bir kişinin devletiydi. Asla kurduğumuz bu yeni cumhuriyete öyle inanıyorum ki Türk milleti bundan sonra asla bu çağdaş ve modern devletini bir kişinin yönetimine bırakmayacak kadar karakteri yüksektir demişti?
Bir milletin dünyada tamamen silinmesi bir milletin insanlık topluluğunda tamamen yok edile bilmesi için Nuh Tufanı kadar olağanüstü güç olayların gerçekleşmiş olması gerekir. Fakat kişiler kendiliğinden alçalmaya mahkumdur. ( Atatürk’ün bütün eserleri, C. 16 . S 80 )
Geçtiğimiz günlerde ve her fırsatta, Erdoğan'a yönelik tek adam eleştirilerine verdiği cevap yine bizi şaşırtmadı Kendi ifadesiyle “ ikide bir bana tek adam tek adam diyorlar O zaman Gazi Mustafa Kemal’e ediyorsun demişti!
Öyle anlaşılıyor ki Erdoğan ve saz heyeti “ Atatürk’ün milli mücadelede emperyalizme diz çöktürerek kurduğu laik sosyal hukuk devleti olan bu cumhuriyete çeteleriyle birlikte bir miras yedi gibi çöktüğünün farkın da değil?
Devleti 20 yılda 100 yıl çağın gerisin sürüklediğinden farkı yoktur? Oysa modern ve çağdaş cumhuriyete AKP ve zihniyetiyle 21; yy bilgi ve bilim çağında tam bir orta çağ karanlığı yaşıyor bunu dahi farkında değil? Ancak Atatürk’ün hayatında da kurduğu Cumhuriyette de yönetim tarzı ’da “Ne Erdoğan’la nede Erdoğan’ın zihniyetiyle uzaktan yakından hiç ilgisi yok “ çünkü Atatürk en baskıcı saltanata karşısında milli egemenlik mücadelesiyle geçmiştir.
Atatürk gençliğinde dahi istibdada karşı hürriyeti savunmuştur. 1905 ‘te Şam’da kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin 1906’da Selanik şubesini acarken “ Şöyle seslenmiştir Hürriyeti olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır demiştir. Şimdi bu ifadeleri 120 yıl önce söyleyen bir Atatürk mü tek adammış!
Erdoğan hakikaten ya ne söylediğini biliyor ya da kullandığı ifadelerin hangi anlama geldiğini biliyor?
Bu biz yurttaşlara şunu gösteriyor “ Erdoğan'ın bilim ve tarihten bilgi edinmek için uzaktan yakından hiç bir bilgisinin olmadığın gösterir. Erdoğan’ın eğitim hayatında sanırım tarih ve bilim yok “sadece imam hatiplilerin çok az bilgilendirilmesiyle yalan yanlış birkaç dini terim var” zannediyor ki kendisi bir bilim deryası olarak seçilmediğinin farkındadır? Oysa kutsak Kur’an’ı ve Allah’ın dini olan İslam dinin kullanarak halkı aldattığı için Din İman yerli milli diyerek seçildiğini unuttu’ mu?
Atatürk’ün kendi ifadeleriyle “ Kahredici istibdadı (…) köhnemiş çürük idareyi yıkmak, milletin, hakim kılmak vatanı kurtarmak için” arkadaşlarını göreve çağırmıştır Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.1. S 32 )
Atatürk Kurtuluş savaşında sadece işgalcilerle değil sarayla / sultanla da mücadele etti. 1920 de Büyük Millet Meclisini açarak ve “ Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir diyen 1921 Anayasasını kabul ederek vicdanımda sakladığım milli sır dediği cumhuriyetin temellerini attı.
(Şimdi bütün bunları yapan Atatürk Erdoğan'ın sözde yaptığı hukuksuz ve kanunsuz işleri kapatma adına tek adam diyerek sığındı yönetim ola bilir mi? “ Atatürk kim Erdoğan sen kim.? ) “ Erdoğan yıllardır halkı din iman yerli milli algıları üzerinden “ Türk halkını aldatarak “ Çürümüş gölge adamlar yönetimini ve sarayları yeniden canlandırdı” Saltanatta “ Yurttaş yoktu Kul vardı” Cumhuriyette ise yurttaşlık ve birey esastır”.
Atatürk’ün ifadesiyle: Cumhuriyetin temeli “ fazilete “ saltanatın temeli ise korkuya dayanır. Atatürk’ün ifadesi Sultanlık korku ve tehdide dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet idaresi ve yönetimi namuslu ve faziletli insanlar yetiştirir.
“ Sultanlar ve Saltanat sürenler korkuya tehdide dayandığı için korkak alçak sefil ve rezil insanlar yetiştirir”…
Şimdi biz yurttaşlar olarak Atatürk’ün kurduğu bu cumhuriyette “AKP’nin ve zihniyetinin halkı aldatarak yönettiği cumhuriyet yönetimine ”halk yönetimi diye bilir miyiz “ Sarayların olduğu “ Din adamalarının sultanlığa soyunduğu “ Cumhurbaşkanlığı iletişim dairesi başkanlığı adı altında “ seçilmişlere her gün ayar veren sözde bürokratların olduğu bir yönetime cumhuriyet yönetimi diye bilir miyiz? Ali Berham ŞAHBUDAK.
20 Nisan 2021 Salı
KEMALİST ATATÜRKÇÜ AYDIN YURTTAŞLAR OLARAK! ATATÜRK'ÜN KURDUĞU BU CUMHURİYETTE NEDEN 70 YILDIR “ İKTİDAR OLAMAYIŞIMIZ KADER DEĞİL!
KEMALİST ATATÜRKÇÜ AYDIN YURTTAŞLAR OLARAK!
ATATÜRK'ÜN KURDUĞU BU CUMHURİYETTE NEDEN 70 YILDIR “ İKTİDAR OLAMAYIŞIMIZ KADER DEĞİL!
Atatürk’ün Milli Mücadele koşullarında emperyalizme cephelerde diz çöktürerek kurduğu tam bağımsı laik sosyal hukuk devleti olan cumhuriyette “Ben ve milyonlar neden Atatürk’ün kurduğu bu cumhuriyette iktidar olamamalarını sebebi biz aydın ve çağdaş yurttaşlar olamaz?
Çünkü yıllardır biz Atatürkçü Kemalist yurtseveriz diyenlerin % 70'i ne Atatürkçü nede yurtsever olduğudur bizi temsil ettiğine inandığımız bu sözde siyasetçilerin kitleleri ve halkı ikna edecek kabiliyeti ve yeteneklerinin olmadığındandır?
Oysa Siyaset Biliminin en temel unsurlarından olan siyaset bilimsellikten uzak sığ kişisel çıkar odaklı yapılıyor olması ve siyaset yaptığını zannedenler ”ülkenin kuruluş ilkelerinden uzak coğrafi pozisyonlara uzak bizim inandığımız iddia ve değerler siyasi alanda yer almamasıdır.?
Başarılı olmanın koşulu “karşılıklı düşünce ve fikir birliğinin tam sağlanmasıdır” aksi bir eylem ve söylem karşı devrime hizmet eder niteliği taşır bu da sürükleyicilikten uzak her fırsatta size inanmış kitleleri aldatmak anlamı taşır 70 yıldır Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu bu cumhuriyette yaşadıklarımız da tam da budur?
Oysa siyasi uygarlıkların ve kültürlerin çöküşü, demokrasinin yozlaşması; halkın demokrasiden umudunu kesmesi, siyasal iktidarların çıkar ilişkileri ağına girmesi ve kendi hukukunu inşa etmeye kalkması sonucunda bütün bunlar devreye girer ve siyasette yok oluşur başlar" tıpkı 70 yıldır içinde bulunduğumuz siyaset; topluma ve insanlığa hizmet için kullanılması gereken bir “yönetim sanatının ortada olmadığındandır”.
"Bir farklı anlatımla siyaset; çaresizlik değil; çaresizliği yaratanlar yetenek ve kitleleri siyasi olarak sürüklememeye sorunlara karşı çözüm üretmeme yeteneğinden uzak olmamalarıdır".
Siyaset; ülkenin ve gençlerin yarınları için proje üretim alanı olarak algılanmalıdır. Siyaseti sürekli yapılması gereken bir meslek olarak anlayan yaklaşım; temelde toplumun yarınlarını hazırlamaya çalışmaktan çok, kendi geleceğini planlama anlayışını öngörmektedir. Bu anlayış; ülkeyi de, toplumu da ileriye götürmek bir yana, geriye sürüklemek sonucunu doğurur. Siyasette üretemeyenler, esasında siyaseti ve siyasetin değerlerini tüketirler.
Milli gelirin arttırılması, bunun hakça paylaşılması, yatırım-istihdam ve üretimin toplumun refah düzeyini yükseltecek, fertlerin yaşam kalitesini üst noktalara taşıyacak bir disiplin içinde planlanması; siyasetin ve siyasetçinin yapması gerekeni anlattığı gibi toplumun da beklentisini karşılayacak ve geleceğini yönlendirecektir.
Evsize ev, işsize iş, okumak isteyene okul, üretmek isteyene tezgah, tüketmek isteyene satın alma gücü ve özgürlük isteyene de korkusuz yaşama alanı hazırlamayı öngören çabaların ortak paydası siyasettir. Siyaset kurumunun üretim, verimlilik, kalite kavramlarını yaşama geçirmesinde kullandığı en etkili araç; siyasi partilerdir.
Siyaset kurumuna ve siyasetçiye tanınan ayrıcalığın, sağlanan kolaylığın hareket noktası; siyasetin halka hizmet anlayışıyla ve halk yararına yapılması gereken bir kamusal hizmet ve iş olmasıdır. Bir toplumun üretim ilişkileri siyasal yapısını, siyasal yapısı da üretim ilişkilerini etkilemektedir. Siyaset bilimcisi Duverger’e göre; üretim arttıkça, refah yaygınlaştıkça ve ekonomik düzey yükseldikçe “diktatörlük” tehdit ve tehlikesi de azalır.
Demokratikleşme ve sanayileşme; beraberinde sosyal hakları toplumsal talebin vazgeçilmezi haline getirmiştir.
Toplumsal talebin karşılanmasında siyaset kurumunun kullandığı etkili araçların başında; sosyal politika uygulamaları gelmektedir. Sosyal politika uygulamaları; toplumsal barışın, dayanışmanın ve birlikte yaşama alışkanlığının da temel altyapısını hazırlamaktadır.
Ekonomisi güçlü, üretim ilişkileri sağlıklı, kişi başına düşen milli geliri yüksek, sendikal örgütlenme özgürlüğü sağlanmış toplumlarda; birbirini dengeleyen toplumsal güçler oluşur. Toplumsal güç; demokrasinin iç dinamiklerini meydana getirir. İşçi-işveren örgütleri, sivil toplum kuruluşları, gönüllü yapılanmalar ve siyasi partiler çoğulcu, çok sesli, saydam ve katılımcı demokrasinin denge unsurlarıdırlar.
Demokrasi; bu toplumsal dengeler üzerinde işlevsel hale gelir ve toplumun ortak değerlerine dönüşür.
Sosyolojik denge; toplumsal taleplerle siyaset kurumunun olaylara bakış ve yaklaşımının ortak paydasıdır. Milli irade; çoğunluğun azınlık üzerinde egemenlik kurması değildir. Demokrasilerde esas olan çoğunluk değil; azınlıkların haklarının güvence altına alınması ve azınlıkların çoğunluk olacakları yolların da açık tutulmasıdır.
Demokrasilerde siyasal iktidarlar; kendilerini ayakta tutma ve bir seçim daha kazanmanın yollarını arama yerine azınlığın da sahibi olduğu hakları koruma imajını topluma yerleştirerek adil bir uygulama içinde olduğunu göstermelidir.
Demokrasilerde siyasal iktidarlar kendilerini mutlak egemen görmemeli, yönetimi anayasal kurumlarla, sosyal sınıflarla katılımcı bir anlayışla paylaşmalıdır. Ahlakın vazgeçilmezliği! Siyaset; kamu hizmeti anlayışıyla kamu yararını esas alan bir hizmet alanıdır. Siyasetin ve siyasetçinin düşmanı yolsuzluk, usulsüzlük, haksızlık, adaletsizlik, yozlaşma, çürüme ve etik dışı uygulamalardır.
Siyaseti gözden düşüren ve halkı siyasetten soğutan en önemli etken; siyasi uygulamaların toplumu çürümeye, yozlaşmaya iterek ahlaklı davranışı istisna ve ahlaksızlığı da kural haline getirmesidir. Siyaset; bir yönüyle de hak edene hak ettiğini vermek, adaletli davranışı bir yaşam biçimine dönüştürmektir. Siyasetin önceliği ahlak olmalıdır.
Ahlak; siyasetin sağlam taşıyıcı sütunlarıdır. Siyasetten ahlakı çıkardığımız zaman geriye “ahlaksızlık” kalır. Ahlak; özde toplumsal kurumları yaratan bir değerler bütünüdür. Topluma hizmet götürme kurumu olan siyasette ise ahlak en öncelikli sırayı almalıdır. Siyasetin erdemi; erdemli işlerin içinde yer almasıdır. Bu bağlamda; siyasetin “yalanı” tolere etmesi; “ahlak krizine” neden olur.
Siyasete girmek ya da siyasette kalmak için “yalan” söylemek; toplumu aldatmaktır. Siyasette ahlakı egemen kılmak için öncelikle yolsuzluğu, yoksulluğu ve yasasız lığı ortadan kaldırmak gerekir. En büyük tehlike ise; bizzat siyaset kurumunun yolsuzluğa bulaşması, yoksulluğu yaygınlaştırması ve yasasız lığı da kendisine ilke edinmesidir.
Eğer; bir siyasal iktidar kendi hukukunu inşa etmeye çalışırsa, yani hukuka uyacağı yerde hukuku kendisine uydurmaya kalkarsa; ahlak sınırlarının dışına çıkmış olur. Uygarlıkların ve kültürlerin çöküşü; demokrasinin yozlaşması, halkın demokrasiden umudunu kesmesi, siyasal iktidarların çıkar ilişkileri ağına girmesi ve kendi hukukunu inşa etmeye kalkması sonucunda oluşur.
“Demokrasilerde siyasal partileri yönetecek kişilerin, ahlaki özelliklerinin en üst seviyede olması gerekir. Siyasetçiler; özel amaç ve çıkarlara değil; toplumun refahına ve çıkarlarına hizmet etmelidir”.
Atatürk ahlaklı insanları siyasete davet etmek için şöyle diyor: “Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen sonuç; niteliksiz insanlar tarafından yönetilmeye razı olmaktır…” Aynı şekilde Atatürk, en büyük eserimdir dediği Cumhuriyeti, “Cumhuriyet fazilettir, ahlaktır” diye tanımlıyor.
Sonuç olarak; siyasetin gıdası değişimdir. Değişim siyasetin oksijenidir. Türkiye’de değişim zamanı gelmiştir.
Aydınlar, projeci insanlar, bu ülke hakkında söyleyebilecek sözü olanlar siyasete katılmalı ve ağırlığını koymalıdırlar. Albert Einstein, “Hiçbir sorun, o sorunu yaratan zihniyetle çözülemez” diyor. Türkiye’de de yeni zihniyetin, yeni bakış açısının, yeni anlayışın ülke yönetimine talip olmasının zamanı gelmiştir. Ali Berham ŞAHBUDAK…
10 Nisan 2021 Cumartesi
Aydın Kişi Kimdir?
Aydın Kişi Kimdir?
Aydın insan, bilimin yol göstericiliğini savunan, sorgulayan, insanların özgür ve bağımsız kimlik kazanmaları için çaba harcayan, düşünce derinliği olan, tutarlı davranan, alçak gönüllü ve insanlara saygılı kişidir. Bir anlamda "düşünce namusu ve dürüstlüğü" aydın insan olma niteliğinin ilk belirleyici unsurudur.
Aydın insan, dogmalardan kurtulmuş ya da kalıtsal olarak bu yapıda olmayan, yeniliklere açık olan, bir sorunun nedenini araştıran, düşüncelerini özgürce savunan, baskıcı ve çıkarcı idari sistemlere karşı uygarca ve cesurca karşı koyabilen, edindiği bilgiler ile doğru varsayımlar yapabilen, yeni bilgilerin ışığı altında elde ettiği kazanımları toplum yararına kullanabilen, başka insanların yanılgılarında hoşgörülü olabilendir.
Aydın, insanlara sevgiyle yaklaşan, insani ve ahlaki değerlerin var olduğu, düşünce özgürlüğü içinde, birbirine güvenilen bir ortamda yaşamanın gerekliliğine inanan, kendisiyle barışık ve insan onurunun her şeyden üstün olduğunu bilen insandır.
Aydın insan, bulunduğu toplumu, hatta dünyayı olumlu olduğuna inandığı yönde değiştirmek isteyen ve buna çaba harcayan kimsedir. Öz çıkar önceliği olmayan, toplumda geniş halk yığınlarının çıkarlarını gözetendir. Aydın insan, insanlığın geleceğini, kendi düşünceleri çerçevesinde etkilemek, değiştirmek isteyen ve yarının bugünden daha iyi olmasına çaba harcayan, paylaşımcı kişiliğe sahiptir.
Aydın insan, ulusal değerlerini, dilini, düşüncesini geliştirip bir bilgi toplumu yaratarak evrensel dünyadaki yerini alan ve karanlığın içinde çevresini aydınlatan bir mum gibidir. Aydın, içinde yaşadığı tarihsel / toplumsal ortamı sağlıklı bir şekilde analiz eder, sorunları ortaya koyar ve daha iyi, daha güzel, daha yaşanası bir ortamın gerçekleşmesi için savaşım verir. Aydın insan, doğruluğun, dürüstlüğün, erdemin simgesi olarak görülür.
Kimler Aydın Olamaz: Dogmalardan, yaşadığı toplumun feodal yapısından medet uman, medyada görünmeyi salt öz çıkarlarına hizmet olarak algılayan, bilimin yol göstericiliğinde işleyen kurumlara sırtını dönen ve hatta hakaret eden kimselerden aydın olmaz.
Sanat Nedir? Sanatın ne olduğuna dair kesin bir tanımlama yoktur. Ancak var olan tanımlamalardan neyin sanat olmadığını anlayabiliriz. Sanatın ne olduğu konusu çağlara, toplumlara, üzerinde durulan sanat alanına göre bazı değişiklikler göstermektedir. Sanat, insani bir faaliyettir ve insanı etkileyen her şey, sanatı da etkilemektedir.
Basit bir yorumla aktarmak gerekirse, sanat: "Sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyettir." Ancak bu da sadece bir yorumdur.
Platon ve Sokrates sanatı taklit olarak tanımlar. Yani gerçek gibi görünen ama gerçek olmayan şeydir sanat.
Tolstoy'a göre: “Gerçek sanat, kocası tarafından sevilen bir kadına benzer; süslenip püslenmeye gerek duymaz; taklit sanat ise fahişeler gibi sürüştürmek, takıp takıştırmak zorundadır.”Hegel'e göre sanat: Fikirleri, hayalleri çeşitli şekillerde çeşitli boyutlarda gerçekleştirme hareketidir.
George Santayana (1863-1952) ve John Dewey’e (1859-1952) göre de sanatsal yaratma, kişinin çevresiyle etkileşiminden çıkar. Sanatçı da bir kişilik, hayal gücü, bilgi, çevrede çeşitli şekiller, olaylar, sesler, malzemelerden... Dolayısıyla çevre sanatçıyı besler, sanatçı çevreyi değiştirir.
H.Koch’a göre ise, sanat, özel bir gerçekliği yansıtma biçimidir. Ancak bu yansıtma biçimini toplumsal değerler belirler.
Bir Sanatçıda Olması Gereken Özellikler: Sanatçı düşünen, izleyen, dinleyen, gören, irdeleyip yargılayan, insanlığın, insan olmanın, yaşamın ne anlama geldiği üzerine kafa yoran ve duygularını, düşüncelerini estetik yolla ifade edebilendir.
Sanatçı resmetmek istediğine rastlar, duygu ve düşünce yoğunluğu en üst seviyeye ulaştığında ihtirasla bağlanır, âşık olur, sevişir veya dalaşır. Sanatçıda öncelikle kişilik, özgünlük, öncülük aranır. Sanatçı geleceğe açılan doğruya, güzele ulaştıran pencereleri, kapıları gösterendir.
Düşünebilmek: Sanatçının en önemli vasıflarından biridir. Sanatçı, ortaya koyacağı yeni ve orijinal eserin nasıl olması gerektiğini ve bunun, topluma ne faydalar sağlayacağını düşünür. Kişisel menfaatleri aklına getirmez.
Gerçekleri görebilmek: Sanatçının bir diğer özelliği de gerçekleri görmesini sağlayacak olgunluğa ve sağduyuya sahip olabilmesidir. Doğruyu gözetmeyen, doğruları göremeyen, sanatında ve yaşamında gerçeği idrakten aciz olan kişilerin sanatçı olması mümkün değildir.
Topluma karşı sorumluluk: Sanatçı, içinde bulunduğu topluma veya temsil ettiği millete karşı sorumluluk duygusu taşır. Daha büyük ölçekte ise sanatçı tüm insanlığa karşı sorumluluk taşır. Bu sorumluluk ona gerçeği görebilmenin yanında gerçeği ifade etmek görevini de yükler.
Sanatçı sempati toplamak için gelişi güzel konuşan veya yazan kişi değildir. Gerçek bir sanatçının böyle şeylere ihtiyacı yoktur. Ancak bu sıfatı hak etmeyen bir kişi, sempati toplamak için gereksiz olanı yazmakta, yalan söylemekte, gerçekleri saptırmakta herhangi bir beis görmez.
Aydın, Sanatçı Sıfatlarına Kimler Layıktır?
Bu sıfatlara; tüm birikimini toplumun yararına sunan, her konuya eleştirel ve sorgulayıcı yaklaşan, sessiz kitlelerin, adaletin yanında yer alan kişiler layık olabilir. Bilimsel verilerin ışığı altında, toplumun gereksinimlerini görerek, yarattığı eserlerle ülke koşullarındaki olumsuzluklara karşı çözüm yolları üretebilen ve bu nedenle de toplumun geleceğine yön veren kişilerdir, aydınlar ve sanatçılar.
İki Ünlü Düşünür:
Ünlü Alman düşünür, şair, yazar ve tarihçi Friedrich Schiller'in, (1759-1805) "Sanatlar, özgürlük tarafından emzirilince büyürler" sözü aslında sanatçıyı da tanımlamaktadır. Çünkü özgürlükten beslenmek için önce özgürlükçü olmak gerekir. Prusya Kralı Büyük Friedrich'in (1712-1786), "Bir ülkede bilim, akıl ve sanattan çok servete değer verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş ama kafalar boşalmıştır" sözü de unutulmamalıdır.
Düzeysiz ve niteliksiz birçok insana "sanatçı, aydın" ve bunların ortaya koyduklarına da "sanatsal veya düşünsel" eser denildiği günümüzde, sanat nedir, aydın kimdir, sanatçı kimdir ve gerçek sanat eseri nasıl olmalıdır sorularına cevap aramak, toplumun bugünleri için olmasa da yarınlarını güvence altına almak için ahlaki bir görevdir.
Yoksa ortalık, ne idüğü belirsiz, akıl fikir fukaralarına kalacaktır.
Şimdi kendimize soralım: "Her resim veya heykel yapana, şarkı söyleyene, birkaç filimde oyunculuk yapana, gazete köşelerine karikatür çizene, kısacası her önümüze sunulan kişiye sanatçı denilebilir mi? Ayrıca aydın insan olmak bu kadar kolay mıdır?" diye. Özellikle de böyle bir tweet'i atan kişiye sanatçı ya da aydın demek, insan olanın vicdanına sığar mı? Ali Berham ŞAHBUDAK…
5 Nisan 2021 Pazartesi
Gerçek Tarihi Arşiv Görüntülerle 26 Ağustos Büyük Taarruz'un Muhteşem Hi...
Büyük Taarruz ‘un şanlı başlangıcı: 26 Ağustos
Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk ordusunun 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos Zaferi ile sonuçlandırdığı Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, dünya tarihinin gördüğü en büyük kahramanlık destanlarından biri olarak tarihe geçti.
Kurtuluş Savaşı, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın 26 Ağustos 1922'de sabaha karşı verdiği emirle başlattığı Büyük Taarruz ve 30 Ağustostaki ''Başkomutanlık Meydan Muharebesi'' zaferle sonuçlandı.
1919 yılında Birinci Dünya Savaşı sonrası İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine dayanarak türlü bahanelerle Anadolu'yu işgale başladı, ordusunun cephanesi elinden alınan Türk milleti, zor durumda bırakılmaya çalışıldı.
Ünlü yazar Halide Edip Adıvar'ın ''Türk'ün Ateşle İmtihanı'' kitabında anlattığı işgal günlerinde, İtilaf donanması İstanbul'a, Fransızlar Adana'ya, İngilizler Urfa, Maraş, Samsun ve Merzifon'a, İtalyanlar, Antalya ve Anadolu'nun güneybatısına yerleşti. Yunan Ordusu ise 15 Mayıs 1919'da İtilaf Devletlerinin izniyle İzmir'e çıkarma yaptı.
Buna karşı Türk milleti, tarih boyunca gösterdiği ''millet olma bilinci'' içerisinde işgallere karşı Kuvayımilliye hareketini başlattı. Milletin önünde iki seçenek vardı; ya işgal güçlerine teslim olunacak ya da yıkılan yakılan bir ülke, yılmaz evlatlarının azmiyle yeniden ayağa kalkacak ve küllerinden doğacaktı.
TBMM'nin açılması üzerine işgal güçleri tüm baskıcı politikalarını Atatürk ve silah arkadaşları üzerine yoğunlaştırdı. Özellikle Batı Cephesinde hareketlilik başladı. 1921'de Polatlı'ya kadar gelen Yunan ordusunu püskürtmek, daha birkaç yıl önce tarih literatürüne ''Çanakkale geçilmez'' sözünü altın harflerle yazdıran vatan evlatlarına düştü.
Hazırlıkları bir yıla yakın sürdü.
Sakarya'da 22 gün 22 gece süren kanlı çarpışmaların ardından durdurulan düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra 26 Ağustos 1922'de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruzu başlattı.
Başkomutan Mustafa Kemal, 26 Ağustos sabahı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile muharebeyi yönetmek üzere Afyonkarahisar sınırlarında kalan Kocatepe'de yerini aldı.
Topçu ateşleriyle şafak vakti başlayan harekatın devamında Türk askeri, sabahın ilk ışıklarıyla hücuma geçip Tınaztepe'yi ele geçirdi ve Belentepe ile Kalecik Sivrisi'nden düşmanı uzaklaştırdı.
Taarruzun ilk gününde 1. Ordu birlikleri, Büyük Kaleciktepe ile Çiğiltepe arasında 15 kilometrelik alanda, düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5'inci Süvari Kolordusu, düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu, 2'nci Ordu ise cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.
Yunan generaller kaçarak kurtuldu.
Türk ordusu, 27 Ağustos sabahı yine bütün cephelerde yeniden taarruza geçti ve aynı gün Afyonkarahisar, 8'inci Tümen tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. 28 ve 29 Ağustos'ta başarıyla sürdürülen taarruz, düşmanın 5'inci tümeninin etkisiz kılınmasıyla neticelendi.
29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçilip taarruzun kısa sürede sonuçlandırılmasında hemfikir oldu ve planın 30 Ağustos'ta aksamadan uygulanması için gerekli önlemler alındı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk Ordu'sunun Kurtuluş Savaş'ında kazandığı en önemli zaferin arifesinde, 30 Ağustos sabahında şimdi belde olan Kütahya'nın Altıntaş ilçesine bağlı Zafertepe Çalköy'de birliklere taarruz emrini verdi.
Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat yönettiği Dumlupınar'daki meydan muharebesinde kahraman Mehmetçik, Yunan birliklerini Allıören, Keçiler, Kızıltaş deresi yolunun iki yanında tamamen sarıp imha etti. Kızıltaş deresi bölgesinde açık kalan alandan bazı Yunan birlikleri, General Trikopis, General Diyenis ve birçok Yunan komutanı kaçtı.
Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos'ta zaferle noktalandı.
Büyük Zafer'in ertesi günü, 31 Ağustos'ta Zafertepe Çalköy'de bir evin bahçesindeki kırık kağnının üzerine muharebe alanlarının haritasını koyan Başkomutan Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile durum değerlendirmesi yaparak Yunanlıların yeniden savunma düzenine geçmesini önlemek ve onları mağlup etmek için İzmir'e girme görüşünde birleşti.
Mustafa Kemal Atatürk'ten "İlk hedefiniz Akdeniz" emri Büyük Taarruz'un zaferle sonuçlanmasının ardından Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, birliklere "Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" emrini verdi.
27 Ağustos'ta Afyonkarahisar, 30 Ağustos'ta Kütahya'nın kurtuluşunu 1 Eylül'de Gediz, 3 Eylül'de Emet ve Tavşanlı'nın kurtuluşları izledi, 9 Eylül'de İzmir'de Yunan ordusunu denize döken Türk ordusu, Mustafa Kemal Paşa'nın emrini büyük bir başarıyla yerine getirdi. Ali Berham ŞAHBUDAK…
Bir Milleti Baştan Yaratan Nutuk (10. Yıl Nutku)
ONUNCU YIL SÖYLEVİ ( NUTKU )
Türk Milleti! Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız.
Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız.
Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız.
Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.
Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır.
Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.
Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş'ale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.
Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.
Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır. Büyük Türk Milleti, on beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.
Bugün, aynı inan ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türk'üm diyene! Ali Berham ŞAHBUDAK..
4 Nisan 2021 Pazar
ABDAL MUSA - MİLLETİN EFENDİSİ ÖZEL
#EHLİBEYT NE #ANLAMA GELİYOR VE #KİMLERDEN OLUŞUYOR?
#Ehlibeyti tanımadan yolunu yolun olarak görmeden ben Müslümanım diyemezsiniz…
#Ehlibeyt anlam olarak Ehlibeyt Hz. Muhammed’in ailesi demek.
#Bu aile Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.
#Alevi inancının temelini Ehlibeyt sevgisi ve bağlılığı oluşturuyor.
#Ehlibeyt ’in kutsallığı ve masumluğu Kuran’da şöyle geçiyor:
#Ahzap suresi 33. Ayet "Ey Ehlibeyt, Tanrı sizi her türlü kirden arındırdı ve sizin tertemiz kalmanızı diler".
#Yine sevgili Peygamberin Ehlibeyt için söylediği hadisler var. İşte bu hadislerden bir kaçı:
#Kuran ve Ehlibeyt ikizdir.
#Ey halk, biliniz ki bende insanım. Allah'ın daveti bana yakında gelecektir.
#Bende onu kabul edeceğim. İşte ben size iki mühim ve en değerli emaneti miras bırakıyorum.
#Bunlardan birincisi Kuran, ikincisi benim Ehlibeyt ‘imi.
#Allah'ın huzurunda size Ehlibeyt ‘imi tavsiye ediyorum.
#Allah'ın huzurunda size Ehlibeyt ‘imi tavsiye ediyorum.
#Allah'ın huzurunda size ehli-beytimi tavsiye ediyorum.
#Bana ve Ehlibeyt ‘ime Selatin selam getirmeyenin duası kabul olmaz.
#Benim şefaatim, ümmetimden Ehlibeyti ‘mi sevenlerdir.
#Ehlibeytim Nuh un gemisine benzer, ona sarılan ebedi kurtuluşa erer.
#Kim binmezse helak olur.
#Ey insanlar, hashtag#Allah'ı kendi nimeti ile sizi beslediği için seviniz.
hashtag#Beni de Allah'a olan muhabbetinizle seviniz. hashtag#Ehlibeyt ’imi de bana olan muhabbetle seviniz. Her şeyin bir esası, bir temeli vardır. hashtag#Dinin esası da hashtag#Ehlibeytimdir ve onlara muhabbettir.
Ehlibeyt ‘ime eziyet eden, hashtag#Allah'a eziyet eder.
hashtag#Bütün bu hadislerden anlaşılacağı üzere Hz. hashtag#Peygamber ümmetine hashtag#Ehlibeyti ’ne uymayı emretmiştir. Ama maalesef ümmetinden bazıları dünya malına tamah gösterip Ehlibeyte her türlü düşmanlığı yaptılar. Hz. hashtag#Hasan'ı zehirlediler, Hz. hashtag#Hüseyin’i Kebeli’de şehit ettiler. Ama sevgili peygamber olacakları görmüş ve ümmetine şöyle seslenmiştir:
"hashtag#Yahudiler 71 fırkaya bölündüler, Hristiyanlar 72 fırkaya bölündüler, sizlerse (Müslümanlar) 73 fırkaya bölüneceksiniz.
Ama bu 73 fırkanın içinde sadece bir tanesi doğru yolu bulacaktır.
O da benim Ehlibeyt ’ime uyanlar olacaktır."
hashtag#Fazla söze gerek yok.
hashtag#Her şey ortada. Ehlibeyte muhabbet ve bağlılık ibadettir. Ali Berham ŞAHBUDAK…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ:
SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ: İFTAR SOFRASINDAKİ AYDINLIK VE KARANLIK? Bugün önümüze düşen o fotoğraflar, aslında bizlere görünü nenin çok...
-
AMAN TÜRK MİLLET DİKKAT.! GÜN GECTİKCE SENİN İÇİN DE KAOS AN MESELESİ OLA BİLİR.? Bir Diktatörün, Sahte umutlarlasın ve Halk umut diyerek s...
-
Yedi Yıl Sonra Gelen Hesaplaşma: Cumhuriyet, Demokrasi ve Siyasi Sorumluluk 2018 yılında, Türkiye'nin yönetim sisteminde yaşanan kritik ...
-
DEMOKRASİ #NEDİR BİLİFMİSİNİZ.? Özelliklede #Dünyada eşi benzeri olmayan eşsiz önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu #CHP 'd...



