27 Aralık 2020 Pazar

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE ANKARA

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE ANKARA // Ali Berham ŞAHBUDAK… Kurtuluş Savaşının başlatılmasında, TBMM'nin kurulmasında ve Türk ordusunun hazırlanmasında önemli bir olay olan Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 101. yılı kutlanıyor. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, tam 101 yıl önce bugün 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara'ya gelerek Kurtuluş Savaşının temellerini attı ve aynı zamanda TBMM'nin kuruluşunun çalışmalarına önderlik etti. İşte Atatürk'ün Ankara'ya gelişi hakkında detaylar. ATATÜRK'ÜN ANKARA'YA GELİŞİ Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı mağlup sayıldı ve yurdun dört bir yanına yayılan düşman, Sevr Antlaşması gereğince topraklarımızı bölmeye başladı. Urfa, Antep, Maraş, Adana, Antalya ve Osmanlı Devletinin merkezi İstanbul, düşman kuvvetleri tarafından işgal edildi. 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanlar, İzmir'e girdi ve Atatürk 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a çıkarak Kurtuluş Savaşının başlangıcı için temelleri atmaya başladı. Samsun'da halk tarafından büyük coşkuyla karşılanan Mustafa Kemal Atatürk, 12 Haziran 1919'da Amasya'ya geldi ve alınan kararlar 22 Haziran 1919 tarihinde Amasya Genelgesi adı altında yayınlandı. Bu gelişme sonrasında 23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi gerçekleşti ve hemen ardından Atatürk, 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresini topladı. Yapılan kongrelerde milli iradeye dayalı bir hükumetin kurulması ilk hedef olarak belirlendi ve tüm şehirlere telgraflar gönderilerek halkların kendilerine bir temsilci seçmesi istendi. Seçilen temsilciler için toplanma yeri gerekliydi ve Ankaralılar, Atatürk ile temsilcileri Ankara'ya davet etti. Kurtuluş Savaşının en iyi şekilde Ankara'dan yönetileceğini düşünen Atatürk, Ankara'nın coğrafi konumu ve cephelerle olan eşit uzaklığı nedeniyle Ankara'ya gelmeyi kararlaştırdı ve 27 Aralık 1919 tarihinde saat 14:00'te Dikmen sırtlarından Ankara'ya geldi. Ankara halkı, Atatürk'ü ve temsil heyeti üyelerini büyük coşkuyla karşıladı ve bu karşılama Atayı oldukça duygulandırdı. Atatürk, kendisini ve temsil heyetini coşkuyla karşılayan Ankara halkına teşekkür etti. Atatürk'ün Ankara'ya gelişi, bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ve Kurtuluş Savaşının başlatılması için oldukça önemli bir olaydır. TBMM'nin kuruluşu ve Türk ordusunun kurulup çalışmalarına başlaması gibi birçok gelişme ve hazırlık, Ankara'da yapıldı. Milli mücadelenin merkezi haline gelen Ankara şehri, o günlerden başkentlik görevi yapmaya başlamıştı. Bu Makaleme bundan sonrasını sorularla ve Ankara coğrafi olarak nasıl bir konumdaydı bunları yaptığım araştırma ve edindiğim bilgiler ışığında başlamak istiyorum: Önce sıkça sorulan bir soruyu cevaplandırarak başlayayım Atatürk Selanikli miydi, yoksa Ankaralı mı sorusu.? Örneğin: Başka dillerde ’nerelisin?’ sorusu yoktur. İnsanlar uzun süre yaşadıkları veya gönülden bütünleştikleri yeri kendi mensupluğunun ölçüsü sayarlar. Almanlar, ’woher kommen sie?’ (nereden geliyorsunuz?) derler, ’Nerelisiniz?’ demezler. Gerçekten hayatını ayırdığı, vakfettiği, bütünleştiği bir şehrin içinden dünyaya bakan, yeni bir çağdaş ve modern devlet kurmuş bir milletin kaderini yeni baştan yazmış bir dahiyi bir kurucu lideri anlatırken ondan söz ederken cümleler ve kelimeler çok daha bir özenle seçilmeli çünkü bahse konu “ bir insan olmanın ötesinde “ Fikren dünya insanlığının üzerinde olana Atatürk’ten bahsediliyorsa Atatürk'e karşı daha saygın alçak sesle konuşulmalıdır. Türk milletini ve kurduğu bu cumhuriyeti Atatürk’le ve cumhuriyeti oluşturan şehirle köyler vadiler Atatürk’le bütünleşti. Ankara'nın Atatürk'ü, Atatürk’ün Ankara'sı Milli mücadeleye başladığı andan itibaren Mustafa Kemal’in Ankara'sı, Ankara'nın Mustafa Kemal’i, bu İngiliz kayıtlarında dahi böylesine bir tarihi not olarak varsa halen Atatürk gerçekten Selanikli değil, Ankaralıdır ( Sadece Dokuduğu coğrafi bölge Selanik’tir.) Emperyalizm gözü İstanbul’da olduğu bir dönemde, Atatürk’ün Ankara’yı genç Türkiye Cumhuriyetinin Başkent’i yapması aynı zamanda yendiği Emperyalizmde bir meydan okumasıdır.? Emperyalizm, emperyalist tavırlı devletler, Atatürk’ün savaşı kazanmasının hemen akabinde kurduğu devleti kabul etmekte zorunda kaldığının gerçeğidir. Lozan’da bu devletin tapusunu ve ülkenin bağımsızlık belgesini imzaladılar ama, bunu çok içlerine sindirmediler. Bu yüzden ’Büyükelçi gönderelim mi, göndermeyelim mi, gönderirsek İstanbul’da mı otursun, Ankara’da mı otursun’ diye düşündüler. Ankara gibi İmrahor Çayı’ndan ve Saman Pazarı’nın hemen arkasındaki çirkin kokulu derelerden ibaret, söğüdün, kavağın bir kaç gölgesi zayıf iğdenin şehrinde ne diye oturacaklar? Sarayların, kaşanelerin ve yeşilliklerle denizin bulunduğu İstanbul’u terk edip Ankara’ya gelecekler, olur mu öyle şey? 1925, 1926 yılına kadar hiçbiri gelmedi. Direndiler sonunda itilaf devletleri baktı ki Atatürk’ün şakası yok tıpış tıpış Atatürk’ün ayağına yarı büklüm olmuş bir şekilde karşısında dizildiler. İŞTE TAMDA MEYDAN OKUMA BURADA BAŞLIYOR Atatürk dedi (Bu yeni devletin başkenti Ankara’dır). Bu kadarla da kalmadı, (Hepiniz burada büyükelçilik kuracaksınız) dedi. Elinizi vicdanınıza koyun. 27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarından girdiği yerden itibaren Ankara çamur, Ankara kısık ışıklarla perişan, yazları sıtmanın ve sivrisineğin, kışın dumanlı evlerin, dam evlerin şehri. Yenişehir dediğimiz bugünkü Sıhhiye’den yukarısı yok. Çankaya ve civarında bağ evleri var ama, nerede oturulacak? Devlet adamları nerede oturacak, hiçbir yeri beğenmeyen yabancı misyon nerede oturacak? Dünyaya meydan okuma işte burada başlıyor. Kendisi de o dönemde kimsenin oturmadığı Çankaya bölgesini seçti, bunun da bir anlamı var mı? Eski Ankara’nın olduğu Saman pazarı, Ulus ve aşağı Dış kapı ’ya, İstanbul Kapı ve Erzurum kapıların olduğu, sonra kalenin içi olan yere kadar baktığınızda buraları bir baş şehir olmaz. Onun dışında kurak bir çöl. Şimdi ki AOÇ’nin olduğu yer bir facia, tama men taşlık. Şimdiki Söğütözü’nün olduğu yerde, bir tek orada söğüt ağaçları var. Çankaya’ya giderken bir de papazın bağı diye bilinen bir yer var, hakikaten bir papazın ağaçlandırdığı bir yer vardı. Ankaralıların oturduğu asıl şehir ile bağ evlerinin arasında büyük bir boşluk vardı. Sıhhiye’den Kavaklıdere’ye kadar olan kısım tamamen boş. Peki, dünya dahisi ulu önder Mustafa Kemal Paşa ne yaptı? Dünyaya kafa tutacak bir yere çıktı, bir yalçın kayanın tepesine. İşte tamda burası bu bakımdan bir bağımsızlık tepesidir diyerek Çankaya. Ankara, bağımsızlığın haykırıldığı yerdir. Atatürk Ankara’ya geldikten sonra bugün Kacak Saray kurulan AOÇ’nin tam bir çamur ’facia’ ve mümkün değil orada tek bir söğüt dahi yetişmez diyenler aslında 3-5- yıl sonra çok şaşırmış ve o bölge bir AOÇ’ye dönüştü görmüşlerdi? O dönemde herkes ’ AOÇ’ye nasıl yeşillen dirilir?’ diye düşünmüş. Bir alman getirmişler ve ’Burası nasıl yeşillen dirilir?’ diye sormuşlar. Şimdiki AOÇ’nin olduğu yerden iğrenç bir dere akıyor, sivrisinek kaynağı. Beştepe’nin olduğu yerler ise tamamen kayalık. Getirdikleri Alman, (Buraları yemyeşil kılmak mümkün ama, bu bozkırın iki şeye ihtiyacı var, o da siz de yok) demiş. (Birisi sabır, diğeri para)… Atatürk çok üzülüyor ve ’Bende sabır da var, para da bulunur’ diyor. Çalışmalara başlanıyor. O zaman köylüler, ( AOÇ denilen yeri Gazi Paşa, üzerine binip çalıştığı demir tekerlekli traktörle canlandıracakmış, düşmanları da yendi ama, bu iş zor) diyorlar ve kara kara bakıyorlar. Sonrasında ortaya çıkan AOÇ’yi herkes biliyor. Ve bugün o kadar küçüldü ki, 9. Cumhurbaşkanı Sayın Demirel de çok güzel söylüyor. Ankara'nın akciğeri. Şunu yaptınız, bunu yaptınız küçülttünüz. Oysa saldırmadan, gasp etmeden korumanız, çivi çakmadan betonlaştırma dan 40 yıl sonraya devredeceğiz alanlarınız olmalı. Orada hassas davranmalısınız. Her şeyi yıkarsanız. Yepyeni şeyler kuracağız iddiası ile de olsa, günün birinde gezip nefes alacağınız yer olmaz. AOÇ’nin yıllar içinde ne hale geldiği ortada… Atatürk'e dil uzatanlara ceza verildiği gibi, mirasına el uzatanlara da neden bir ceza verilememiş? Atatürk’ün Çankaya’da oturduğu evi, Ankaralılar alıp hediye ettiler. Bundan sonra Atatürk maaşı ile araziler satın alıp, bunların hepsini Ankara Belediyesi’ne verdi. Ankara Belediyesi’ne bir tek yeri vermedi, o da bizzat kendisinin yaptığı AOÇ’dir. Orayı Ziraat Vekâlet’ine ( bakanlığına ) verdi. Bir düşünün lütfen, bir devlet başkanının parasını vererek, gelecekteki insanlara arsa ayırdığını, onlara gezecek, nefes alacak, top oynayacak yer düşündüğünü hayalinize getirin. Bunu halk korumayacak da, kim koruyacak? Kanunlar mı koruyacak? Halk bu konuda daha duyarlı ve vicdani olabilirdi. Ama bizim halkımızın her şeyi devletten beklemek gibi bir düşünmekte zorlandığım durumu var. 1950’den beri o bölgede birçok yapılaşma oldu. Güzellikleri kanunlar korumaz, güzellikleri güzeli arayan, güzele düşkün olanlar korur. Ama diyeceksiniz ki yapılan saldırılar, Vandalizm ölçeğindeki kapmalar ve küçültmeler hep kanunla yapılmış, doğru… İşte çıkmazımız orada başlıyor. Kimi kime şikâyet edeceksiniz. Ben bu noktada halkın kanunlar çıkmadan önce, gündeme geldiği günlerde medeni tepkilerle sahaya çıkmasını isterdim. YEŞİLLER İÇİNDE BÜYÜMÜŞ BİR ATATÜRK! Atatürk’ün çocuk sevgisi hep ön plandadır, ancak doğaya olan sevgisi çocuk sevgisinden daha az değildir Atatürk’ün doğaya verdiği önem dünyada hiçbir kişiyle mukayese edilemez boyuttadır… Bir insan düşünün, doğumundan ölümün kadar yeşiller içinde büyümüş. Atatürk Selanik’te doğduktan sonra ilk önce çevresinde her yer ağaç ve yemyeşil bir ovayı görerek büyüdüğünü biliyoruz. Ondan sonra askerliğinin bir kısmı cephelerde geçerken, bulunduğu yerlerde de yeşil ve mavi yan yana. Ondan sonra Ankara’ya gelmiş Balkanlar’ın bu yeşil düşkünü çocuğu. Kurak mı kurak, buğday memleketi ama o da çok sevimli bir verimlilikte değil. Onun bağımsızlığı kazandığı gibi, bu iklimi de değiştirdiğini düşünüyorum. Ankara'nın bozkırı, sivrisinek memleketini, yağmurlu memleket haline getiren de odur. Ağaç sevdası Onda müthiş bir şeydi. Atatürk’ün kurtuluştan kuruluşa giden tam bağımsızlık mücadelesi sonunda kurduğu yeni bir cumhuriyete, adeta yerle bir olmuş ülkeyi ve Ankara’yı sıfırdan inşa edilen bir başkent yapan Atatürk’ün aynı zamanda da bir belediye başkanı gibi de çalıştığı söyleye biliriz doğaya duyarlı yerleşime önem veren ön görü sahibi bir başkan gibi? Eski anlamıyla belediye, iskan olunmuş, yerleşilmiş yerdir. Böyle bir yerde belediyenin başı aynı zamanda oradaki en üst mülki amir idi. Eskinin site devletleri gibi düşününün, aynı zamanda yerleşilen yerle birlikte medenileştirilen ve medeniyetin biçimlendirildiği, herkesi de o biçimlendirmenin içinde kaynatıp birbirine benzeştirdiği yer demek. “Böyle baktığınızda yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti Büyük bir Belediyesi’nin Cumhurun başı ise Atatürk olduğu gibi, Bu anlamıyla da Atatürk ’Ezeli ve ebedi’ olarak bir belediye başkanımızdır aynı zamanda da”. Belediye ne yapar? Bizi korkmadan gezebileceğimiz ışıklandırılmış bir alana çağırır. Bizim temiz sağlıklı su içmemizi sağlar. Bize yol yapar, bizim dinleneceğimiz, gezeceğimiz alanlar yaratır. Bunun hayalini, bunun rüyasını, tasarımını bundan 101 yıl önce düşünmüş deha adam Atatürk’e belediye başkanlığı unvanı, O’nu küçültmez, O’na yakışır. Ama O’na ’ebedi ve ezeli ve milli’ belediye başkanı derseniz. Son sorum şu olacak: Atatürk'ü ve verdiği mücadeleyi bugün doğru biçimde anlatabiliyor muyuz yeni nesillere? Yarının çocuğuna biz dünün sıkıntısını ve dünün zaferini doğru anlatmakta çok başarılı değiliz. Biz her şey birden kendiliğinden olmuş gibi, bize birileri bir şey hediye etmiş gibi, çekilen çileleri konuşmaksızın, bu ülkeyi emperyalistler işgal etmemiş gibi, bir kanlı boğuşma yaşanmamış gibi, bunlar anlatılınca şovenizm olacakmış gibi, öyle yanlışları doğrular haline dönüştürdük ki, günün birinde çocuklar bu yanlışlara inanırsa, bu ülkenin savunması kalmayacak. “Bir insan düşünün, Balkanlar’ın yeşiller içinde büyümüş. Selanik ve çevresinde her yer yemyeşildir biliyorsunuz. Ondan sonra askerliğinin bir kısmı cephelerde geçerken, bulunduğu yerlerde de yeşil ve mavi yan yana. Ondan sonra Ankara’ya gelmiş Balkanlar'ın bu yeşil düşkünü çocuğu. Kurak mı kurak, buğday memleketi ama o da çok iyi bir verimlilikte değil işte Atatürk’ün geldiği 1919 da ki Ankara böyle bir yerdi. Ali Berham ŞAHBUDAK…

13 Aralık 2020 Pazar

ERDAL EREN!

ERDAL EREN! Erdal Eren ve diğer devrim şehitlerimiz mücadelemizde yaşıyor... Erdal Eren kimdir?) Erdal Eren 12 Eylül faşist darbesinin 17 yaşında idam edilen devrimci şehitlerinden biridir! Erdal Eren, 12 Eylül emperyalist piyonlarının T.C. Devletinde yaptırdığı Faşist darbenin adıdır"40. yılında tekrar Erdal Eren ve diğer devrimciler bir kez daha gündeme geldi. 13 Aralık 1980'de idam edilen Eren, kanlı darbenin unutulmayan yaralarından ve 12 Eylül faşist darbenin sembollerdendir. 12 Eylül darbesi öncesinde er Zekeriya Önge'yi öldürdüğü gerekçesiyle anti demokratik mahkeme kararlarıyla hüküm giyen, Ankara Yapı Meslek Lisesi öğrencisi Erdal Eren, 40 yıl önce bugün 17 yaşında asılarak idam edildi Atatürkçü yurtsever devrimcidir. İdam edilişinin 40. yılında Erdal Eren'in ailesine yazdığı son mektubu geçmeden önce bu idama ve katliamlara dair “ bugün dahi 12 Eylül uygulamalarıyla iktidarlarını korumak adına halen antidemokratik uygulamalarla ülkemizi yönetenler var! Eren, 19 Mart 1980’de idama mahkûm edildi. Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan karar, 13 Aralık 1980'de Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde infaz edildi. Erdal Eren, veda mektubunu hücresinde yazmış ve iç çamaşırında taşıyarak avukatına ulaşmasını sağlamıştı. 12 Eylül Faşist darbeci cunta yönetimin uyguladığı insanlık düşmanı uygulamaları “ Başta Mamak Diyarbakır ve Ankara Kapalı "Cezaevinde yapılan işkence ve insan onurunu ortadan kaldıran düşünce sucuna ilişkin yapılanları tüm ceza evi duvarlarından öğrene bilirsiniz çünkü bu onursuzluğun izlerini hiç kimse o duvarlardan asla silemez!- Bundan 40 yıl önce (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) İnsanlık dışı işkence ve zulüm edilerek T.C. Devletinin aydınlık geleceği olan Atatürkçü yurtsever devrimcileri sırf tam bağımsız Türkiye istediler diyerek yok edilen bir kuşağın hikayesi ne bugün nede gerecekte unutulmayan bir sosyal yardır… Bu O kadar aşağılık, o kadar vahşi insanlık dışı uygulamalardır ki insanı insanlığından eden çağdışı uygulamalardır her idam günü bu işkence ve uygulamalar tekrar tekrar hafızalarda yaşanmış bir işkence haline dönüşüyor. İşte bu durumda insan insanlığından utanıyor ve halen bugün olmuş sırf iktidarlarını korumak adına, şiddeti adeta bir hak görenler var oysa bu arzu içinde olanlar için bu bir kurtuluş değil bir ölümü seçmek demektir. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir”... Belki okuyanlara bu bir hikaye veya bir masal gibi gele bilir ancak bu bir gerçek yaşamın ta kendisidir! Sizlere bu insanlık dışı uygulamaları anlatmamın nedeni gerçek yaşamdan bıkmış kim için ve niçin bu mücadeleyi verdiğini dahi bugün anlayamayan emperyalistler halen bir maşa ve bir piyon olarak görev yapan veya bu piyonlara destek veren kimi satılmışlar “bugün olmuş Atatürk’ün 1919 milli mücadelesini anlayamayan dönekler için bu devrimciler hayatlarını bir hiç uğruna kaybettiğini düşünen hainler için anlatılanlar asla bir hikaye değil gerçeğin kendisidir”… 12 Eylül ABD Maşalarının yaptığı Faşist darbe insanlık onuruna yapılan en büyük ihanettir, oysa bugün 12 Eylül işkencelerden geçirilen ve idama mahkûm edilen yurtsever Atatürkçü Devrimcilerin bu cumhuriyetin tam bağımsızlığını isteyen milyonların daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi gerçeğidir… Mesele benim senin değil bu mesele tam bağımsız cumhuriyeti oluşturan yurttaşların emperyalizme karşı mücadele etme meselesidir. Ancak biliyorum ki yüreği bu ülke ve insanlık onuru için atmayanlar için bu tam bağımsızlık meselesi sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu da biliyorum." ERDAL EREN'DEN SON MEKTUP! Eren'in mektubu şöyle: Sevgili annem, babam ve kardeşlerim; Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemizde olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık. (Bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim) Bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var. Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sezinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler. Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda Ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi içten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur. Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum. Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar. Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz. Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim. Devrimci selamlar! Ali Berham ŞAHBUDAK…

11 Aralık 2020 Cuma

AKP'NİN ATATÜRK’LE VE CUMHURİYETLE HESAPLAŞMASI!

AKP'NİN ATATÜRK’LE VE CUMHURİYETLE HESAPLAŞMASI! Birisi bu vatanın nasıl kurulduğunu “Atamızın bu resimdeki giymiş olduğu ayakkabısının tabanı nasıl delindiğini” Erdoğan’a ve AKP’lilere anlatsın! Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları o cephelerden o cephelere gece gündüz demeden dile kolay tam dört yıl Türk ordusunun önünde koşarak bu vatanı canı pahasına kurduğunu kanıtı işte bu resmidir bugün Atatürk’ün kurduğu bu laik sosyal hukuk devleti olan bu cumhuriyette saltanat sürenlere ve saraylarda rahat yataklarında yatanlar ve yaşayanlar anlayamaz! “Bir Kemalist Atatürkçü yurtsever devrimci yurttaş olarak “ Atamın bu ayakkabısının tabanındaki deliği bugün Atatürk’ün kurduğu bu cumhuriyeti hasat mezat satan AKP ve yandaş MHP ye göstersin! Bu resim Sakarya meydan muharebesi sırasında Gazi Mustafa Kemal Paşa cepheden cepheye koşarken haberi olmadan çekilmiş bir resmidir (İşte bu cennet vatan böyle kuruldu! ) O nedenledir ki bu cumhuriyet hiç kimsenin babasının çiftliği değil - 83 - Milyon Türk Milletinin din ırk mezhep ayrımı yapmaksızın T.C. Devleti yurttaşlarının kanıyla canıyla öz malıdır! 60 yıllık yaşamımda Atamın bu resmini böylesine derinine görünce hiç böylesine yıkıldığımı fark etmemiştim" şimdi sormak gerekir sözde milli ve yerli olduğunu iddia edenler”! Bu günümüzde dahi böylesine bir mücadele emperyalizme karşı verilemezken! 1919 kurtuluş savaşındaki o şartlarda emperyalizme diz çöktüren her metre karesi şehit kanlarıyla sulanmış olarak kazanılmış olan bu cennet vatanı yıllardır bir kin ve hırs uğruna” AKP iktidarı ve bileşenleri cemaat ve tarikatlar elinde bulunması bir yurttaş olarak yüreğimi kanatıyor oysa bu cumhuriyeti ve Atatürk’ü yok etmek için her şartları deneyen ve her türlü yetkiyi istedikleri gibi kullandıkları acıktır! AKP ve bileşenleri FETÖ ve benzeri cemaatler tarikatlarla tam 18 yıldır T.C. Devletini adeta kişisel çıkarlar için kullanılırken bir taraftan da cumhuriyet yok ediyorlar” bunlar yetmez gibi birde bu talana soyguna dahil olan bir gurup daha var ki onlarda yıllardır Türk halkını tıpkı AKP gibi aldatarak kendilerini Türk Milliyetçisi olduğunu iddia eden bir MHP yönetimi var bunlara ’da bu talana soyguna dahil olmuş adeta cumhuriyetle ve Atatürk’le hesaplaşma yarışına girmişlerdir… AKP'nin Atatürk’le ve Cumhuriyetle hesaplaşmasını nedenlerin küçük hatırlatmalarla aktaralım! AKP’liler, Cumhuriyeti yıkmak, unutturmak için neler yapmadılar ki neler… Yaptıkları saymakla bitmez… Çelenk koymayı, ulusal bayramları, Ant’ı, bayrak taşımayı, İstiklal Marşını yasakladılar. Atatürk resimlerini kitaplardan çıkardılar, duvarlardan indirdiler. TC’yi devlet tabelalarından sildiler. 2010 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geliş yıldönümü olan 27 Aralık 1919 kutlamasına izin vermediler. Bu tarihte Kara Harp Okulu öğrencileri, okullarından başlayıp, Ulus’ta biten bir yürüyüş düzenlerlerdi her zaman. Bu yürüyüş yasaklandı ve bu gelenek yok edildi. 2011 yılında 29 Ekim kutlaması yapılmadı… Cumhuriyet tarihimizde bir ilkti bu… Kamu mallarının altından girip, üstünden çıktılar. Tümünü “Babalar gibi” sattılar. Hedef; Atatürk’le, laik düzenle, Cumhuriyetle hesaplaşmak, siyasal İslam devletinin yol haritasını çizmekti… AKP iktidarı, BOP planı çerçevesinde, 2007’den önce, 25 kuruşluk CD’lerle, orduya, yargıya kumpas hazırlıklarına başladı. Çünkü Cumhuriyet kurumlarını tümüyle teslim almak istiyordu. Siyasal İslamcılar, şeriatçı bir toplumun oluşumuna engel olabilecek ne varsa, onu temizlemek ya da işlevsiz bir konuma getirmek amacındaydılar. Bu pervasız gidişe ve talan düzenine karşı çıkacak, “DUR” diyecek tek güç Türk halkın kendisidir ve Türk halkının örgütlü gücüdür. Kitleleri demokratik direnişlere, eylemlere yönlendirecek, onların direncini artıracak güç ise toplumun devrimci, demokrat, ulusal öncüleri, Atatürkçü partilerdir. Öyleyse, ‘İş işten geçtikten sonra, kendim ettim kendim buldum’ dememek için birleşelim, bütünleşelim. Gün birlik, beraberlik günüdür. Gün meydanlara çıkma günüdür. Uyan ey ehli-i vatan, görev başına… Bu resmini defalarca gördüm ama görmediğim bir şey varmış, daha doğrusu göremediğimiz o da kurtuluştan kuruluşa giden Sakarya Meydan Muharebesi Tarihi, Sakarya Meydan Muharebesi, Kurtuluş Savaşı'nın en önemli dönüm noktası olarak bilirdik ancak bu Savaşın gerçekleştiği alandaki siperler, mevziler, şehitlikler, savaşta kullanılan binalar kaynak değer olarak tespitleri yapılmaya başlanmıştır. İstiklal Harbi'nin gerçekleştiği Mangal Dağı, Türbe Tepe, Yıldız Dağı, Duatepe, Karatepe, Kartaltepe, Sarıçal Dağı yer almaktadır. Millî parkın hazırlık çalışmaları devam etmektedir. Sakarya Savaşı 22 gün 22 gece sürmüş 23 Ağustos 1921 tarihinde başlamış ve 13 Eylül 1921 tarihinde sona ermiştir. Sakarya Meydan Muharebesi ile milletimizin 1683'te Viyana kapılarından başlayarak Anadolu'ya doğru 238 yıllık gerileyişi son bulmuştur. Zafer kazanan Türk Ordusu ve Milli Mücadele Hükümeti'ne yurtta ve Dünya'da gösterilen saygı artmıştır. Kazanılan zaferin ordumuza verdiği moral ve yapılan hazırlıklar sayesinde 26 Ağustos 1922'de Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi ile Anadolu düşman işgalinden kurtarılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ünlü “Hattı Müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz.” sözünü bu savaşa atfen TBMM'de söylemiştir. Muharebenin ardından Miralay Fahrettin Bey, Miralay Kâzım Bey, Miralay Selahattin Adil Bey ve Miralay Rüştü Bey, Mirliva rütbesine terfi etti ve Paşa oldu. Mustafa Kemal Paşa, TBMM tarafından Müşir rütbesine terfi ettirildi ve Gazi unvanı verildi. KISACA SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİNE BİR BAKALIM! TBMM Ordusu, Kütahya-Eskişehir Muharebelerindeki yenilgisinden sonra cephe kritik bir duruma düşmüştü. Cepheye gelerek durumu yerinde gören ve komutayı eline alan TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi birliklerinin Yunan ordusuyla arada büyük bir mesafe bırakılarak Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesine ve savunmayı bu hatta devam ettirmesine karar verdiler. Gazi Mustafa Kemal Paşa, “Hattı-ı müdafaa yoktur; sathı-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütamı (birlik), bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur. ” emrini vererek muharebeyi geniş bir alana yaydı. Böylece Yunan kuvvetleri de karargahlarından uzaklaşıp bölünmüş olacaktı. TBMM, 3 Ağustos 1921’de Genelkurmay Başkanı İsmet Paşayı azlederek, aynı zamanda Başvekil ve Milli Müdafaa Vekili de olan Fevzi Paşayı bu makama da atadı. 22 Temmuz 1921’de Sakarya Nehri Doğusuna çekilmeye başlayan Türk ordusu, güneyden kuzeye 5. Süvari Kolordusu (Çal Dağı güneyinde), 12., 1., 2., 3., 4. Gruplar ve Mürettep Kolordu birinci hatta olacak şekilde tertiplendi. Çekilişin hızlı bir şekilde tamamlanmasından sonra Yunan birlikleri taarruz pozisyonu için tam 9 gün Türk birlikleri ile karşılaşmadan yürüdü. Bu yürüyüşün hangi yöne doğru olduğu Türk keşif birlikleri tarafından tespit edilerek cephe komutanlığına bildirildi. Bu savaşın kaderini belirleyecek stratejik hatalardan biri oldu. Yunan taarruzu baskın olma özelliğini kaybetti. Ancak 14 Ağustos’ta ileri harekata geçen Yunan ordusu, 23 Ağustos’tan itibaren 3. Kolordusu ile Sakarya Nehri doğusundaki Türk kuvvetlerini tespit, 1. Kolordusu ile Haymana istikametinde, 2. Kolordusu ile Mangal Dağı güneydoğusunda kuşatıcı taarruza başladı. Fakat bu taarruzlarında başarısız oldular. Kuşatma taarruzunda başarı sağlayamayan Yunan kuvvetleri, siklet merkezini ortaya kaydırarak savunma mevzilerini Haymana istikametinde yarmak istedi. 2 Eylül’de Yunan birlikleri, Ankara’ya kadar en stratejik dağ olan Çal Dağının tamamını ele geçirdi. Fakat Türk birlikleri Ankara’ya kadar geri çekilmeyerek alan savunması yapmaya başladı. Yunan birlikleri Ankara’ya 50 km kalacak derecede bazı ilerlemeler sağlasa da Türk birliklerinin yıpratıcı savunmasından kurtulamadı. Ayrıca 5. Türk Süvari Kolordusu tarafından cephe ikmal hatlarına yapılan taarruzlar Yunan taarruzunun hızının kırılmasında önemli etkenlerden biri oldu. Yunan ordusu 9 Eylül'e kadar süren yarma teşebbüsünde de başarılı olamayınca, bulunduğu hatlarda kalarak savunmaya karar verdi. Türk Ordusunun 10 Eylül’de başlattığı, bizzat Mustafa Kemal Paşa'nın komuta ettiği, genel karşı taarruzla Yunan kuvvetlerinin savunma için tertiplenmesine mani olundu. Aynı gün Türk birlikleri stratejik bir nokta olan Çal Dağını geri aldı. 13 Eylül'e kadar süren Türk taarruzu sonucunda Yunan ordusu, Eskişehir-Afyon’un hattının doğusuna kadar çekilerek bu bölgede savunma için tertiplenmeye başladı. Bu çekilme sonucu 20 Eylül’de Sivrihisar, 22 Eylül’de Aziziye ve 24 Eylül’de Bolvadin ve Çay düşman işgalinden kurtulmuştur. Çekilen Yunan Ordusunu takip amacıyla harekata 13 Eylül 1921 itibarıyla süvari tümenleri ve bazı piyade tümenleri ile devam edildi. Fakat teçhizat ve istihkam yetersizliği gibi sebeplerle taarruzlar durduruldu. Aynı gün Batı Cephesi’ne bağlı birliklerin komuta yapısı değiştirildi. 1. ve 2. Ordu kuruldu. Grup Komutanlıkları lağvedilerek yerine 1., 2., 3., 4., 5. Kolordular ve Kolordu seviyesinde Kocaeli Grup Komutanlığı kuruldu. Savaş, 22 gün ve gece sürerek 100 km uzunluğunda bir alanda cereyan etti. Yunan Ordusu Ankara'nın 50 km kadar yakınından geri çekildi. Yunan ordusu geri çekilirken Türklerin kullanabileceği hiçbir şey bırakmamak için özen gösterdi. Demir yollarını ve köprüleri havaya uçurdu ve birçok köyü yaktı. İşte bu cumhuriyet böyle kuruldu! Ali Berham ŞAHBUDAK...

5 Aralık 2020 Cumartesi

AKP VE ZİHNİYETİNİN TÜRK KADINA BAKIŞI? Ali Berham ŞAHBUDAK…

AKP VE ZİHNİYETİNİN TÜRK KADINA BAKIŞI? Ali Berham ŞAHBUDAK…
“Kadın erkek eşitliği bir toplumun topyekûn kalkınmanın temeli oluşturur”! Bir toplumun gelişmişliği ve eğitimdeki başarısı o ülkenin kadınlarına verilen değerlerle ölçülmeli! Ne yazık ki ülkemizde her gecen gün yoksulluk, açlık, ayrımcılık, hastalıklar ve insani gelişimin önündeki diğer engellerin ortadan kaldırılması için belirlenen uluslararası hedeflere erişilmesi öngörülen 2020 yılı sonuna az bir süre kala, kadın-erkek eşitsizliği insanlığın önünde hala aşılması gereken önemli bir sorun olarak duruyor. Atatürk’ün Türk kadınına verdiği önem! “Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde Türk kadınına büyük önem vermiştir. Kadına seçme ve seçilme hakkının yasal olarak tanındığı tarihin yıldönümünde, geçmişimizden gelen, kadın erkek ayrıcalığının da yok edilmesi adına bu kararın önemini Atatürk’ün kadına verdiği değeri davranışları kadar sözleriyle de görmek mümkün”… “Türk kadını, daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir”… Bilindiği gibi Türk kadını İstiklal Savaşı sırasında gerek cephede, gerekse cephe gerisinde tüm gücü ile hizmet vermiştir. Cephede erkekle omuz omuza düşmana karşı savaşırken cephe gerisinde de çeşitli faaliyetleri ile savaşa destek vermiştir. Bu faaliyetlere katılan kahraman kadınlarımız aynı zamanda öğretmenlik gibi bazı meslek dallarında da kendilerini kanıtlamışlardır. Atatürk Türk kadınının bütün bu fedakarlık ve hizmetlerini takdir etmiş ve Cumhuriyetin ilanından itibaren Cumhuriyet öncesi planladığı ve değişik verilerle ifade ettiği gibi kadının sosyal, ekonomik ve siyasal konumunu iyileştirici uygulamalarına başlamıştır. Atatürk, 1916’da Doğu Cephesi kumandanıyken çevresindeki kişilerle sohbet sırasında kadınla ilgili sorunları tartışıyor, kadınların iyi yetiştirilmesinin topluma sağlayacağı yararları, çalışma yaşamında kadına da yer verilmesi gibi hususları vurguluyordu. 1918’de Karlsbad’da tuttuğu notlardan anlaşıldığı gibi sosyal yaşamdaki inkılapları gerçekleştirmeyi daha o tarihlerde düşünmüştür. PEKİ, AKP VE ZİHNİYETİNİN ÜLKEMİZDEKİ KADINA BAKIŞI? 18 yıldır kadınlarla ilgili tüm söylemlerinde cinsiyetçi dilinden taviz vermeyen AKP ve bileşenleri yandaşlarının kadınlara saldırmaktan vazgeçmediği Türkiye’de, kadın cinayetleri son 10 yılda %1400 arttı. Türkiye henüz Mersin'de vahşice katledilen üniversite öğrencisi Özgecan Aslan için adalet beklerken, arka arkaya gelen kadın cinayetlerine her gün bir yenisi eklenerek büyüyor! AKP hükümetinin ve yandaşlarının her geçen gün daha da arttırdığı nefret söylemlerine bir kaç örnek: Cumhurbaşkanı Erdoğan: kadın ile erkek eşit olamaz; fıtrata aykırı Erdoğan I. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi'nde yaptığı konuşmada 'kadınla erkeği eşit konuma getirmenin fıtrata aykırı' olduğunu söyledi! Bu sözleri söyleyen bir anlayış maalesef kadınların oylarının % 25’in alıyor? Cumhurbaşkanı Erdoğan daha ’da ileri giderek devam ediyor "kız mıdır, kadın mıdır bilemem" Erdoğan Başbakanlık döneminde Konya mitinginde, Hopa'daki olayları protesto etmek için tank üzerine çıkan ve polis müdahalesi sonucu kalçası kırılan Dilşat Aktaş için "O kadın, kız mıdır kadın mıdır?" ifadelerini kullandı. Maliye bakanı Mehmet şimşek: "kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek" Maliye Bakanı Şimşek işsizlik ile ilgili yaptığı bir konuşmada "İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor" ifadelerini kullanmıştı. Ankara büyükşehir belediye başkanı melih gökçek: "anası ölsün!" Melih Gökçek Samanyolu Haber'de katıldığı bir programda "Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, günahı ne? anası ölsün öyleyse “ifadelerini kullanarak kadınlara olan bakış açısını bir kez daha dile getirdi. Orman ve su işleri bakanı Veysel Eroğlu: "evdeki işler yetmiyor mu? Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, kadınların "İş istiyoruz sayın bakanım" sözlerine karşılık olarak, "Evdeki işler yetmiyor mu?" yanıtını verdi. Fetvacı hoca Nureddin yıldız: "kadın çalışarak fuhuşa hazırlık yapar" Sosyal Doku Vakfı kurucusu ve başkanı Nureddin Yıldız, çalışan kadınları hedef alarak "Her çalışan kadın, gözü doymamış erkek demektir. Bir kadın çalışmayı tercih ederek fuhuşa hazırlık yapmış olur" ifadelerini kullandı. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç: "kahkaha atan kadın iffetsizdir" Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, "Kadınsa o da iffetli olacak. Mahrem namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak, bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak" ifadelerini kullandı. Şarkıcı uğur ışılak: "kadının fıtratında köle olmak var" AKP'ye yakınlığıyla bilinen ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Erdoğan için 'Dombra' şarkısını değiştirerek yazan Uğur Işılak, katıldığı bir televizyon programında "Kadının fıtratında erkeğe köle olmak var" ifadelerini kullandı. AKP milletvekili sefer üstün: "tecavüze uğrayan kürtaj yaptırmasın" AKP Milletvekili Sefer Üstün, "Tecavüzcü kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur" ifadelerini kullandı. Ömer Tuğrul inançer: "hamile kadın sokakta dolaşamaz" Kadınların çalışmasına da karşı çıkan Ömer Tuğrul İnançer hamile kadınlar için "Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değil" ifadelerini kullandı. Sağlık bakanı Mehmet Müezzinoğlu: "kadınlar için tek kariyer annelik" Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, 2015 yılının ilk bebeğin ziyaret ettiği sırada "Annelerin, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir" ifadelerini kullandı. Eski milli savunma bakanı vecdi gönül: "Türk kadını evinin süsüdür" Eski Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül "Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir, Batı kadınları maalesef ezilmektedir" ifadelerini kullandı. İşte AKP ve AKP bileşenlerinin zihniyetinin yıllardır ülkemizde kadına bakışı ve verdiği değer ve küçük örnekleri” Kuşkusuz ki bu örnekleri çoğaltmak mümkündür! Ancak, başta güneydoğu illerimiz olmak üzere kız çocuklarının okuldan alınarak zorla evlendirildiği, kadınların iş imkanlarının kısıtlı olduğu ve kadına karşı şiddetin günlük hayatın bir parçası haline geldiği bir dünyayı ve ülkemizi kabullenmek artık mümkün değildir. “Kadınlar ve kız çocuklarının güvence altına alınması sadece en önemli insan haklarından birini yerine getirmekle kalmıyor, aynı zamanda sürdürülebilir sosyal ve ekonomik kalkınmanın da olmazsa olmazını teşkil ediyor”. Sağlam ve sürdürülebilir istikrarlı ve sosyal bir ekonomik kalkınmanın güvence altına alınabilmesi için de ülkelerin kadınların toplum içindeki yerini güçlendirmeleri ve kadınların ve kız çocuklarının eğitimine önem vermeleri gerekiyor. Bu amaçla, Birleşmiş Milletler 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü bu yıl “Kadın erkek eşitliği topyekûn kalkınmanın temeli” teması altında işliyor. Küresel istatistiki veriler, bizlere uluslararası topluluğun arzuladığı düzeyde gerek ülkemizde gerekse dünyada 2020 sonrası kalkınma gündemini belirlenemeyeceği bir dönemi ’de beraberinde getirdiği kadın erkek eşitliğinin gün geçtikçe sağlanabilmesi olanaklarından hızla ülkemizin ve dünyanın uzaklaşıldığını gösteriyor… Bu durum dünyadaki İstatistikler göre kadın-erkek eşitsizliğinin küresel bir sorun olduğunu gösteriyor! Kronik açlık çeken yaklaşık bir milyar insanın yüzde 60’ını kadınların teşkil ettiği tahmin ediliyor. Kadınlar, dünya genelinde parlamentoların sadece yüzde 21,4’ünü oluşturuyor. Dünya genelinde her on kadından üçü bir tanıdığı tarafından fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kaldığını bildiriyor. Bazı ülkelerde ilerleme sağlanmış olmasına rağmen, hala günde 800 kadın hamilelik ya da doğum sırasında önlenebilir sağlık sorunları nedeniyle yaşamını yitiriyor. Kız çocuklarının küresel olarak okula kaydolma oranlarında artış yaşanmakla beraber, okuma yazma bilmeyen 123 milyon gencin yüzde 61’ini kadınlar oluşturuyor. Küresel seviyede, 20 ila 24 yaşındaki kadınların üçte biri, bir diğer deyişle yaklaşık 70 milyon kadın, 18 yaşın altında evlendirilmiş. Çocuk gelin sayısında bir nebze de olsa azalma görülse de, eğer köklü önlemler alınmazsa önümüzdeki on yıl içinde çocuk gelin sayısı 150 milyona ulaşacak. Aynı işi yapsalar bile kadınlar erkeklerden yüzde 17 ila yüzde 35 oranında daha az maaş alıyor. Kadınlar dünya genelinde işlerin yüzde 66’sını, gıda üretiminin yüzde 50’sini gerçekleştiriyor, ancak gelirin yüzde 10’unu elde edebiliyor ve gayrimenkullerin sadece yüzde birine sahip bulunuyor. Cinsel ayrımcılık, insan tacirlerinin eline düşme, uyum, siyasette yeterli derecede temsil edilememe, kaynaklara ulaşmada karşılaşılan eşitsizlikler, temel hizmetlere ulaşılmasında yaşanan sıkıntılar göçmen kadınların karşı karşıya kaldığı sorunların başında geliyor. İkamet izni bedeli, temel sosyal hizmetlere kısıtlı ulaşım, cinsel şiddet ve güvenli ikamet imkanına sahip olamamak mülteci kadınların karşı karşıya bulunduğu eşitlikten yoksun statülerinin ana unsurlarını teşkil ediyor. Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için önemli adımlar attı, ancak daha kat edilmesi gereken mesafe bulunuyor! Siyasi katılım, üreme sağlığı, eğitim ve iş gücüne katılımda toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yansıtan 2012 Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde (TCEE) Türkiye, 187 ülke arasında 68inci sırada yer alıyor. Parlamentolar arası Birlik (IPU)’in ulusal parlamentolardaki kadın milletvekili sayısı konusundaki en son verilerine göre 548 üyeli parlamentosunda sadece 79 kadın (yüzde 14,4) milletvekiline sahip olan Türkiye 188 ülke arasında 92 inci sırada bulunuyor. Türkiye’de kadınların yerel politikaya katılımları da oldukça düşük. 2009 yerel seçimleri sonucunda belediye başkanlarının sadece yüzde 0.9’u, belediye meclislerinin yüzde 4,21’i ve il genel meclislerinin sadece yüzde 3,25’ini kadınlar oluşturuyor. Türkiye’nin en son yayımlanan Binyıl Kalkınma Hedefleri (BKH) İlerleme Raporu’na göre, ortaöğretime devam edemeyen kızların oranı dikkate değer olmasına rağmen, Türkiye ilköğretimde cinsiyet eşitliğini sağlama amacına neredeyse ulaştı. Kasım 2013’de (en güncel veri) erkeklerin işgücüne katılım oranı yüzde 71,1 iken, bu oran kadınlar için yüzde 30,4’dür ki bu oran yüzde 50,3 olan dünya ortalamasının ve Gelişmiş Ekonomiler ve Avrupa Birliği ortalaması olan 52,9’un çok gerisinde kalıyor. Aynı yıl kadınların istihdam oranı yüzde 26,6’dır. Bu oran her dört kadından sadece birinin istihdam edildiğine işaret ediyor. Türkiye’de kadınların erkeklere oranla daha düşük maaşlı, güvencesiz ve düşük statülü işlerde çalışma ol asıkları daha fazla. Son ulusal verilere göre Türkiye’de her beş kadından ikisi yaşamı boyunca en az bir kez şiddete maruz kalıyor. Töre ve namus cinayetleri kadınlara yönelik şiddetin önemli bir yönünü teşkil ediyor. Türkiye’de her üç gelinden birini çocuk gelinler, yani 18 yaş altında evlendirilenler oluşturuyor. Ali Berham ŞAHBUDAK… 05 / 12 / 2020

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ: İFTAR SOFRASINDAKİ AYDINLIK VE KARANLIK? Bugün önümüze düşen o fotoğraflar, aslında bizlere görünü nenin çok...