25 Nisan 2021 Pazar

BİZ BU “CUMHURİYETİMİZİ” YILLARDIR KİMLERE EMANET ETTİK?

BİZ BU “CUMHURİYETİMİZİ” YILLARDIR KİMLERE EMANET ETTİK? Hukukun ve adaletin olmadığı yerde ilk kaybolan değer ahlakıdır. “Bir ülkede hukuk ve adalet sistemi ahlak ile uygulanmıyorsa orada adalet beklenemez”… Öncelikle ahlaki uygulamaların yaptırımı olmadığı için ahlaki davranışlara keyfiyet içerisin görülüyor olması hukuk ve adalet duygusunun önünde olduğundan ülkemizde bir karşılığı bulunmuyor. Türkiye’de bu konuda eksik olan hukuk desteğinin yetersizliği.” Eğer bir yerde ahlak ile hukuk uygulanmıyorsa orada adalet beklenemez. Adalet ancak hakkın teslimiyle mümkündür. Hukuk ise bir sistemi oluşturmak adına gerçekleşebilir. Eskiden beri hukukun adaletle ilişkili olduğu yaygın bir düşüncedir. O kadar ki, hukuk hakkında uzmanlık bilgisine sahip olmayan kişiler bile, haklı olarak, hukukla adalet arasında kopmaz bir bağ olduğunu düşünürler. Bu bakımdan, “insanların bir hukuk düzenini keyfi yönetimden ayırt ettiklerinde akıllarında tuttukları şey ”in adalet ideali olduğunu söylemekte… Hukuk ile adalet arasındaki ilişkinin çeşitli sembolik anlatımlarına hukukla ve mahkemelerle ilgili birçok söz ve olguda rastlayabiliriz. Söz gelişi Türkçede mahkemeleri içine alan bina komplekslerine “adalet sarayı” deriz. Pek çok ülkede hakimlerin ve mahkemelerin ilişkili olduğu bakanlığın adı “Adalet Bakanlığı’dır. Amerikan Yüksek Mahkemesinin binasında “Herkes için Adalet” yazar”. Bütün bunlara uygun olarak, her yerde mahkemelerin “adalet dağıttıklarından söz edilir. Peki, CUMHURİYETİMİZDE bizim adalet dağıtan Mahkemeler ve adalet görevi yürüten hâkimler ve savcılar AKP’ sonrası sık sık kişiye endeksli olarak değiştirilen hukuk sistemimiz tam bağımsızımdır? Bir toplumun yaşanabilir olması bazı temel değerler ekseninde ortak bir tavır ve birliktelik duygusuna ihtiyaç gösterir. Bunlar çoğu kez kader birliği, sevinçte kederde birleşme, dayanışma gibi bazı özellikleri çağrıştırır. İnsanların toplum içerisinde birbirlerinin haklarına saygı göstermeleri de birlikte yaşamanın vazgeçilmez gereğidir. Bu gerekliliğin doğurduğu bir sonuç olarak, herkesin kendi özgürlük alanı içerisinde, başkalarından gelecek haksızlıklara karşı koruma altında olması, haksızlık yapmanın kınanan bir davranış olarak sadece normatif değil, ahlaki bir fazilet, hakikat kabul edilmesi, ortak beklentilerin başında gelir. Farklılıklar da, ideallerinin odağına insanı koyan bir düşünce yapısında, toplum olmanın bir gerçeği, zenginliği olarak görülür. Hatta farklılıklar üzerinden çatışmalar ve karşıtlıklar üretilmeyen bir arada yaşama ülküsünün benimsenmesi aranır. O halde insanlar bir toprak parçası üzerinde, bir zaman aralığında bir arada yaşama zorunluluğu sebebiyle, ortak bir kaderi paylaşabilirler. Ancak bu birliktelik yaşanabilir bir toplum oluşturdukları anlamına gelmez. Toplumsal barış ve güvenlik yaşanabilir toplumun esasını oluşturur. Muhakkak kaderde ve kederde ortak bir anlayışı benimseyen insanlar, topluluk addedilir, ancak bu topluluk içerisinde bireyler (hatta tek bir birey) güvende değilse, güçlü güçsüzü eziyorsa, o birliktelik bir istek değil, zaruretten meydana gelen bir katlanmadır. Güvenli bir toplum hem diğer bireylerden hem de otoriteden gelecek haksızlıklara karşı kişiye koruma alanı sağlayan, hukukun üstünlüğünü esas kabul eden bir anlayışın hakim kılınmasını şart koşar. Böyle bir ülkede yargının bağımsızlığı ya da tarafsızlığı konusunda şüpheye düşülmez. Devlet, tüm işlem ve eylemlerinde hukuk kurallarına, hukukun evrensel ilkelerine uygun davranmayı varlık sebebi görür ama buna rağmen yine de yargı denetimine açık olmayı kabul eder. Her yasa ile hukuk yaratılamayacağını, şekli anlamda yasa kabul edilen bir şeyin, temel hak ve özgürlükleri koruyup geliştirmediğinde, hukukun evrensel ilkeleri ile demokratik toplum düzeninin gerekleriyle örtüşmediğinde, kıymetinin olmadığını tartışmasız idrak eder. Çünkü hukuk devleti, insanlığın “devlet” kavramını ortaya attıktan sonra elde ettiği en büyük kazanımıdır. Hukuk devletinin tüm unsurlarıyla eksiksiz sağlanmadığı bir toplumda ne eşitlik ne özgürlük ne de adalet olur. Sadece güvenlik ve barış değil, toplumsal adalet de birliktelikte önemli bir yer tutar. Bunu söylerken sosyal adaletin tüm unsurlarından bahsetmiyoruz. İnsanların geleceğini güvence altına alabilme imkan ve umuduna sahip olması, görünüşte de olsa fırsatlara erişimde eşitlik bulunmasını kastediyoruz. Ne var ki, doğuştan kaynaklanan bazı engeller sebebiyle kişilerin fırsatlara erişiminde eşitsizlikler olabilir, ancak bu eşitsizlikleri ortadan kaldırmak adına pozitif ayırımcılık yapılması gerekir. Bu durum toplumsal adaleti rencide etmez, aksine adil bir toplumun oluşumuna hizmet eder. Bülent Ecevit tarafından kaleme alınan “Ortanın Solu” isimli kitabın giriş kısmında (Kim Yayınları, 2. Baskı, 1966); “Bir insanın, düşüncesi baskılardan kurtulabilir ve kişiliği serbestçe gelişebilirse, eğilim ve yeteneğine göre, eğitim görebilirse, erişebileceği bir düzey vardır. Herkesin o düzeye erişmesine imkan vermeyen bir toplum düzeni, insanlığa aykırıdır. Bazı insanların o düzeye erişmelerine imkan verip bazılarını bundan alıkoyan bir toplum düzeni ise hem insanlığa hem de adalete aykırıdır” denilmek suretiyle konunun bir yönüne temas edilmiştir. Kanımızca insanların kişiliğini serbestçe geliştirmesi, eğitime ulaşması adına imkan eşitliği önemlidir ama günümüzde yeterli değildir. Eğitime erişen, kendisini belirli bir düzeye çıkaran kişi, toplum içerisinde hak ettiği yere gelmeli, yetkinliği, eğitimi, liyakati ile orantılı muamele görmeli, bu anlamda fırsatlara ulaşması farklı parametreler kullanılarak engellenmemelidir. Hatta fırsatlara ulaşmada, kişinin liyakat düzeyi değil, başka hususiyetler etkili olabiliyorsa, bu durum kanıksanmamalı, sorgulanmalıdır. Çünkü böyle bir düzen, kuşkusuz gerçek toplum ideali ile bağdaşmaz. İdealler ile gerçeklerin bağdaşmasının her zaman olası olmadığını da kabul ediyoruz. Ne var ki, asgari bir çıkış noktası muhakkak bırakılmalıdır. Zira idealler de yaşanmış tecrübelerin ürünüdür. Bir toplumda siyaset, ticaret ve hamaset üçgeninden iki köşe tutamayan imkanlara erişimden yoksun kalıyorsa bu kabul edilebilir bir durum değildir. Böyle bir yer dünyada var ise, bu yerde yaşayan insanlar da tabi ki topluluk halindedir, ancak yaşanabilir bir toplum içerisinde olduklarını söylemek güçtür. İnsanlar normatif olarak eşit haklara sahip olabilir, ancak fırsatlara erişim, kabiliyetlere göre değişkenlik gösterir. Aradığımız kabiliyet “siyaset, ticaret, hamaset” ekseninde üçgenin iki köşesini tutmayı beceren kişi midir? Yoksa hangi alanda olursa olsun o işin ehli, kendisini yetiştiren, çok çalışan, üreten, hak eden bir kimse midir? Bu soruya verilecek yanıt işte o toplumun esasen ne oranda bir soyluluk ve erdem taşıdığını ortaya koyar. Ali Berham ŞAHBUDAK… 25.04.2021

Hiç yorum yok:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ: İFTAR SOFRASINDAKİ AYDINLIK VE KARANLIK? Bugün önümüze düşen o fotoğraflar, aslında bizlere görünü nenin çok...