O şehitler, birilerinin
iktidarlarının ve zihniyetlerinin bekası uğruna ölüyor!.
OKUNMAYA DEĞER DÜŞÜNCELER!
Türk askerinin Afrin’e girdiği günlerde, komşuma
temizlik yardımına gelen Fatma (gerçek adı bende saklı), “Afrin bizim neyimiz
olur Abla?” diye sormuştu. “Afrin bizim bir şeyimiz değil, komşu ülke
Suriye’nin bir bölgesi,” dediğimde şaşırmış, kafası karışmış, “O zaman işimiz
ne orada?” demişti. Kaygısı, askerde olan oğlu içindi.
Aynı şekilde, İdlib’in Türkiye sınırları içinde bir
yer olduğunu, Türk askerinin orada vatan toprağını savunmak için çarpışıp şehit
düştüğünü sanan çok sayıda vatandaşımız bulunduğunu söyleyecek olursam, “yok
canım!” demeyin. Tahmin değil bilgi ile konuşuyorum.
Suriye’nin kuzeyindeki Türk askerî ve mülkî
varlığının, iktidarın resmî söylemiyle “Güney sınırımızdan Türkiye’ye gelecek
terör tehdidini önlemek için” olduğu ezberi yıllardır kafalara, bilinçlere
kazınmış da olsa, normal yurdum insanının doğal tepkisi ve sorusu: “Neden el
alemin memleketine girip oralarda çocuklarımızı şehit veriyoruz? Sınırlarımızı
neden kendi topraklarımızdan koruyamıyoruz? Hele de sınırımıza, batıdan doğuya,
ta İran’a kadar güçlü bir güvenlik duvarı çekilmişken!” olur.
Gerçekten de, neden ülkemizi komşu ülkelerin
topraklarına girmeden, oralara binlerce asker, birlik, ağır silah, tank, top,
vb. sevk etmeden, toplum mühendisliği yaparak yörenin nüfus bileşimini, etnik
dokusunu değiştirip yerel yönetimi büyük ölçüde ele almadan savunamıyoruz? ALINTI “ Oya Baydar. Haber 24t
BUNDAN SONRASINI BİZ DEVAM EDELİM!
97 YILLIK BU CUMHURİYETİ KAOSA SÜRÜKLEMEK İÇİN
YILLARDIR KARNIMIZDAN KONUŞANLAR KİM BU CUMHURİYETTE!
Bizim o topraklarda ne işimiz var, oralarda savaşan,
yaralanan, şehit düşen çocuklarımız ne uğruna ölüyorlar, sorusunu açık açık
sormaya cesaret edebilen sanırım bugüne kadar AKP’ye ve SARAY rejimine soran
pek yok” MHP ’yönetimini ve MHP Milletvekillerini de unutmamak gerek!
Konu netameli. Yazması, konuşması zor. Devlet’in şahin
kanadının sözcüsü Bahçelinin “Boğazlarını sıkacağız, ümüklerin'e basacağız, taş taş üstünde bırakmayacağız,
asacağız, keseceğiz” ünlemeleri eşliğinde sürdürülen saldırgan Suriye politikasını
eleştirmeyen, yanlışlığını düşünmeyen aklı başında kimse yok. Ancak; bizim o topraklarda ne işimiz var, oralarda savaşan,
yaralanan, şehit düşen çocuklarımız ne uğruna ölüyorlar, sorusunu açık açık
sormaya cesaret edebilen pek yok.
Bu konuda; ama oy kaybetmemek, ama terörist diye
damgalanmamak için, ya da devletçi-milliyetçi reflekslerle, HDP hariç bütün
muhalefet partileri AKP-MHP iktidarının dümen suyundan ayrılmıyorlar. Oysa
bu soru sorulmadan, etraflıca tartışılmadan, AKP-MHP koalisyonunun ülkemizi
içerde ve dışarda çıkmaza sürükleyen çatışmacı dış politikası açığa
çıkarılmadan, toplumsal-siyasal-ekonomik, hiçbir sorunumuz çözülemez.
Geçenlerde, Afrin’de şehit düşen bir askerimiz
konusunda TSK’dan yapılan açıklama şöyle başlıyordu: “Suriye’nin Halep kentine
bağlı, Zeytin Dalı Harekatı ile özgürleştirilen Afrin İlçesi Kamar Üs
Bölgesi’ne teröristlerce açılan ateş sonucunda…”
Bir komşu ülkenin topraklarına girip yerleşmiş olmanın
bundan daha açık itirafı olamazdı. Suriye için Halep; Türkiye’de İzmir, Bursa,
Adana gibi kentler neyse odur. Halep’in Afrin ilçesine girip orayı
“özgürleştirmişsiniz”. Şimdi duygudaşlık (empati) yapalım; topuyla, tüfeğiyle,
askeriyle sınırlarımızdan 20-40 km. kadar içeri girmiş ve oralara yerleşmiş
herhangi bir komşu ülkeden, -Allah korusun, ağzımdan yel alsın!- şöyle bir
resmî açıklama geldiğini farz edelim: “Türkiye’nin X kentine bağlı, bilmem ne
harekâtıyla özgürleştirdiğimiz Z ilçesindeki üssümüze yapılan saldırıda bir askerimiz
şehit oldu…”
Buna dayanabilir miyiz? Senin benim ülkemde, benim
topraklarımda ne işin var, üs kurmak ne, kimi kimden özgürleştiriyorsun, diye
sormaz mıyız; sormakla kalmayıp milletçe karşı koymaz mıyız bu duruma. X kenti
ve Z ilçesi yerine, mesela Şırnak’ın Cizre ilçesini, Ardahan’ın Şavşat
ilçesini, mesela Edirne’nin Havsa ilçesini koyun ve bir düşünün.
İDLİB’DE ŞEHİT DÜŞMEK NE DEMEK!
Son günlerde sürekli saldırı, çatışma, şehit haberlerinin geldiği İdlib’e bir
bakalım. Bu konuda hem bölgeyi hem de Türkiye'nin Orta Doğu politikasını çok
iyi bilen, sürekli yazıp çizen uzmanlar varken bana söz düşmez. Ama aklıselim
(sağduyu) diye de bir şey var. İdlib; El Kaide kalıntılarının, çeşit çeşit
Cihatçı artıklarının, Nusra Cephesi’nin, Tahrir el Şam örgütünün yuvalandığı
bir bölge.
Türkiye, Soçi anlaşmasıyla bölgedeki El Nusra’cı,
cihatçı, vb. terör yapılarını pasifize etmeyi, silahsızlandırmayı, bölgede
güvenliği sağlamayı taahhüd etmişti. İdlib’e bu amaçla girilmiş, orada 12
gözlem noktası, yani 12 askerî üs oluşturulmuştu. O zamandan bu zamana taahhüt
yerine getirilmediği gibi, tarafsız gözlemcilerin aktardığına göre, bu
örgütlerden kimisine müzahir de olundu, ya da din ve mezhep kardeşliğinin ikna
gücü yetmedi, görev başarılamadı.
Bu arada, bizimkilerin “Rejim Güçleri” olarak adlandırdılar, aslında Suriye topraklarını,
çeşitli adlar altındaki boy boy Cihatçılardan, El Kaide artıklarından
temizlemeye (geri almaya) çalışan Suriye Ordusu, (kimi AKP’lilerin açıkça
“Orayı ilhak ettik” dediği) İdlib’de, ne yazık ki karşısında El Kaideci, El
Nusracı, vb. terör örgütlerini değil TSK’yı buldu. Gözlem noktalarından birine
yapılan saldırı sırasında bir evladımız daha şehit oldu, onlarca askerimiz
yaralandı.
Orhan Bursalı, 1 Temmuz’da Cumhuriyet gazetesinde
yayımlanan “İdlib Vatan Toprağımız mı?” başlıklı yazısında, “Ankara İdlib’de ne
yapmayı planlıyor? diye soruyordu. Ben de soruyu şöyle tamamlamak istiyorum:
“Bir ülkenin (Suriye’nin) kendi topraklarını Cihatçı, El Kaideci ve benzeri
işgalcilerden kurtarmaya, ülke bütünlüğünü sağlamaya hakkı yok mudur?
Suriye’deki, Irak’daki varlığını terör saldırılarına karşı önlem olarak
açıklayan, terörle mücadele ettiğini, bunun bir beka sorunu olduğunu sürekli
tekrarlayan Türkiye; Suriye devletinin, terör yapılanmalarını püskürtüp kendi
topraklarını savunmasına destek olacağına, neden Suriye güçleriyle karşı
karşıya gelmektedir?
Baştan sona yanlış Suriye politikasının maliyeti;
Erdoğan AKP’sinin,
Davutoğlu’nun ideolojik rehberliğinde şekillenen Suriye ve Ortadoğu
politikasının dayandığı düşünsel temel; şimdilerde bir hayli geriye itilen -ama
yüreklerden kafalardan çıkmayan- bölgede Osmanlı nüfuzunu yeniden kurmaktı.
(Hele bir de İhvan üzerinden olursa, tadından yenmezdi.)
İşin diğer yüzü; Kuzey Suriye’de, Türkiye sınırı boyunca uzanan Rojava bölgesindeki
Kürt varlığıydı. Devlet’in kadim bölünme travması ve Kürt korkusu/düşmanlığı
ile pekişen Sünnî Türk milliyetçiliği, Suriye düğümünü çözülemez hale getirdi.
AKP’nin; ilk dönemde IŞİD dahil, El Kaideci, Nusra’cı, vb.,vb. çeşitli İslamcı
gruplara, -hadi ‘zülf -ü yar’a dokunmamak için desteği demeyelim de -hoşgörüyle
yaklaşmasının nedeni “Aman sınırımızda Kürtler olmasın da, varsın Cihatçılar
olsun!” mantığıydı.
İflas eden ve Türkiye’yi her alanda batağa sürükleyen
Bahçeli takviyeli (hatta güdümlü) bu politikanın ülkemize, halkımıza, hepimize
maliyeti tahminlerimizin çok üstünde. Öncelikle; başka bir ülkenin
topraklarındaki çatışmalarda evlatlarımız, canlarımız gidiyor. Yok, seçimlerdi,
yok ekonomik krizdi falan derken şehit ve yaralı haberleri -ne acı, ne utanç
vericidir ki- arada kaynıyor/ kaynatılıyor.
O şehitler, birilerinin
iktidarlarının ve zihniyetlerinin bekası uğruna ölüyor.
İkincisi; Türkiye, dünyada saldırgan, güvenilmez,
çatışmacı, savaşçı bir imaj ediniyor. Bölgede işler karıştıkça, Amerika-Rusya
tahtaravallisinde bir o yana bir bu yana savruldukça, dış politikayı
karşısındakileri bezirgan usulü idare etme kurnazlığı sandıkça, uzlaşma yerine
güç kullanımı ve savaşı yeğledikçe bu imaj değişmiyor, pekişiyor. Üçüncüsü;
dışar'da gerginlikçi-savaşçı politikalar, içer'de güvenlikçi- otoriter-
cepheleştirici, hak ve özgürlük karşıtı yönetimi güçlendiriyor. Demokrasinin
son kırıntıları da elden gidiyor.
Dördüncüsü; savaşa harcanan milyar dolarlar… Sınır
ötesinde savaş sürdürmenin, sınır ötesine yerleşmenin, Suriye’deki savaşın
ürünü olan 5 milyona yakın mültecinin Türkiye’ye maliyeti ne kadar? Bugün
yaşadığımız ve derinleşecek olan ekonomik krizde, yıllardır süren
silahlanmanın, savaşın payı nedir? S-400’lere, F-35’lere, daha bilmem nelere ne
harcanıyor? Bu soruları soran bir muhalefet olmadıkça, savaş cephesi köpeksiz
köyde değneksiz gezerek bildiğini okuyor.
Beşincisi: Suriye’deki çözümsüzlük, gerginlik, savaş
ortamı, özellikle Kürt sorunu ve mülteciler üzerinden toplumsal dokumuzun çözülmesine,
dağılmasına, ülke içindeki fay hatlarının derinleşmesine neden oluyor.
Muhalefet gerçekten muhalefet olacaksa, İstanbul
seçimlerindeki başarıdan sonra hayal edilmeye başlanan iktidara gerçekten
talipse, bu soruları sormak ve cesaretle cevaplandırmak zorunda. “Millî meseledir” diyerek iktidarın arkasına
sıralanmakla, “Esad’la anlaşın” demekle iş bitmiyor. Mesele; çatışmacı,
savaşçı, saldırgan milliyetçi ve yayılmacı zihniyeti sorgulamakta. Hele de
kendinizi “demokrasi cephesi” gibi büyük adlara layık görüyorsanız… Ali Berham
ŞAHBUDAK…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder