13 Yıllık AKP İktidarının
Yenilgisi?
İslamcı-faşist AKP otoriterliği derin bir
yara almıştır. Mutlak çoğunluk, tek başına iktidar, başkanlık sistemi, ikinci
yarıda toplumu ve devleti İslamcılaştırmaya son gaz devam gibi önüne koyduğu
tüm hedefler şimdilik yenilgiye uğramıştır.
AKP, kendisinin
mobilize ettiği kesimlerin dışında tüm toplumu dışlayıp ötekileştiren, baskı ve
nefret söylemiyle yoğrulan bir çizgi izlediği için başarısızlık çok yönlüdür.
Reisi dâhil tüm politik kadrosu kendi içinde de inandırıcılık krizi
yaşamaktadır ve “dawa” bağları hızla zayıflamaya devam edecek, teknokratik
yönetim kadroları ile “dawa” adamları arasındaki omuzdaşlık eriyecektir.
Diz boyu yolsuzluk, iktidar
sarhoşluğu, tepeden tırnağa megaloman kadro yapısı, çökmekte olan gemiyi terk
etme yarışındaki fare refleksleri grup psikolojisini çökertmeye devam
edecektir. Hem uluslararası dengeler hem de güveni bayağı artmış iç muhalefet
şartlarında erime kaçınılmaz gibidir. Sermayenin olağan beklentisi olan “istikrar ve huzur”, bu şartlarda AKP‘de
seçenekleşemeyecektir.
Yenilgi
tarihseldir, çünkü çökmekte olan salt talancı sermayenin yerli siyasal
seçeneklerinden birisi değil, güçlendikçe tüm “İslam coğrafyasını” otoriter gerici-İslamcı-muhafazakâr bir rejim
etrafında birleştirme “davasının” kirli savaş politikalarıyla yoğrulmuş “kutlu
yürüyüşüdür”. Tüm bunların toplumu ve devleti karakterize etmeye devam eden
yapısal dayanaklar olduğu elbette tartışmasız gerçektir, ama böylesi devlet ve
topluma karşı mücadelenin meşruiyeti sandıkta da tescillenmiştir. Mücadeleleri
terörize eden söylem, çökmüştür. Bu değerli bir başarıdır.
AKP: İslamcı-muhafazakâr ve İslamcı-faşist
potansiyel!...
Her ne kadar Türk halkının özgürlük arayışı
başta olmak üzere emek eksenli mücadelelerden feminist hareketlere kadar geniş
bir yelpaze AKP’ye güçlü bir tarihsel yenilgi tattırmış olsa da yenilginin
kapsamını abartmamak elzemdir. Türkiye 12 Eylül Faşist darbesi dahil, son 13 yıldır AKP iktidarıyla neredeyse total bir gericileştirme-İslamcılaştırma-sağa
kaydırma operasyonuna bu kadar tabi tutulmuştır. Başta ordu eliyle
yürütülen toplumu faşistleştirme stratejisi AKP döneminde İslamcı toplum mühendisliği tarafından üstlenilip
toplumun en ücra hücrelerine kadar taşınmıştır.
Ülkemizde son 13 yıldır AKP iktidarıyla
birlikte değişikliğe tabi tutulan Laik ve sosyal yapı tüm kurum ve
kuruluşlarıyla faşizmin tüm özelliklerini üstünde taşıyan devlet yapısı son
hamle olarak Cumhuriyetimizin kurucusu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’e gelmişti,
Ülkemizde sözde aydın ve sol liberalizmin başta olmak üzere AKP’yi destekleyip
meşrulaştırılmasına katkıda bulunanlar son 8
yıldır Laik
Cumhuriyette adeta bir örümcek ağı tarzı cıkar ilişkisinde örgütlenmiş“İslamcı-
faşist bir sivil toplum ağı kurmuşlardır” (okulları, yayınları, vakıfları,
yardım kuruluşları, idare ve sevk, hegemonya ve kadro merkezleri olarak
tarikatlar, gençlik, evleri kadın, yaşlı vs. kuruluşlarıyla adeta bir
Cumhuriyet karşıtlığıyla yasaları anayasayı kendi lehlerine dönüştürmüşlerdir)
devleti ve toplumu sarmalamakta, olan bu
yapı gün gectikce tüm Ortadoğu’nun baş
belası haline gelmiş cihat zihniyeti ve silahlı çeteleri dahi kurmakta olduğu potansiyeli
tehlike olarak Türk Halkınca sandığa mahküm oldu.
AKP 13 yıllık iktidarı süre zarfında kutsal islam
dinini kendi mirasıymış gibi çarpıtarak kullanmıştır. İslamcı toplum mühendisliği bir ucu
Osmanlıcılık-padişahçılığa kadar varan özlemleri güçlendirmiş, lider
tapınmacılığını, kulluk psikolojisini, başarıya her değeri kurban edebilecek
araççı kişiliği bir sürü halinde disipline etmiş ve pekiştirmiştir. Toplum her
yönüyle sosyalpsikolojik bir uçuruma yuvarlanmış, şiddet potansiyelleri
beslenerek artırılmıştır. AKP, siyasal temsil boyutunda önemli bir darbe
almıştır, ancak onu öncelleyip arka plan sunan tüm bu potansiyel halen diridir.
Solun siyasal hegemonya mücadeleleri bu gerçeği
yadsıyamaz. MHP’nin dayandığı toplumsal ağlar da 12 Eylül’den bu yana süren tüm farklılaşmalara
rağmen ciddi bir demokratik dönüşüm yaşamamıştır.
Emperyalizm-Ortadoğu-Türkiye:
AKP’nin bir süredir hem sermayenin emelleri için hem
de emperyalizm için bir ayak bağı haline gelmeye başladığı bilinmektedir. “Stratejik derinlik” konseptine bağlı Ortadoğu politikası,
sermayenin çok yönlü krizini derinleştirici bir işlev görmüştür. AKP,
emperyalizmin danışma merkezlerinde hazırlanmış “medeniyetler arası savaş”
tezinin “ılımlı” çocuğudur, programı, ehliyeti, yükselişi, siyaseti bundan
bağımsız düşünülemez.
Toplumsal çelişkileri ve dünya çapındaki
sömürü ilişkilerini kültüralize eden ve Huntington tarafından geliştirilen
“medeniyetler arası savaş” (kültürler arası savaş) tezi, bir tez
olmaktan öte her şeyden önce kendi iç çelişkilerinin kurbanı olan bürokratik
reel sosyalizmin çöküşünden sonra tüm toplumsal bağlarından kopan emperyalist
sermayenin tüm dünyaya yayılma atağına eşlik eden ideolojik müzik olmuştur. Bir
çok kuşu birlikte vurmaya hizmet eden ve oldukça gürültülü kakafonik bir
senfonidir söz konusu olan.
Toplumlar her
alanda sermayeye açılır ve teslim alınır, emeğin tüm tarihsel savunma
kazanımları tarumar edilirken en ince toplum mühendisliği uygulanmış, toplumsal
çelişkiler kimlikler kavgası-atışması-yarışı tarafından üst-belirlenmeye tabi
tutulmuştur. Ya mevcut dini ve etnik bölünmeler tetiklenmiş ya da tarihin
çöplüklerinden derlenilen parçacıklarla derme-çatma kimlikler oluşturulmuş ve
bunlar iktidar ve sermaye kavgalarının ölümcül savaşlara da varan objesi haline
getirilmiştir.
Trajik olan odur ki,
tarihsel ve toplumsal kültürlere yönelik çok kapsamlı bir talan girişimi olan
bu siyaset, “orijin” kültürlerin kendisini para kazanılır, iktidar ve itibar
edinilir fetişler haline getirmekle kalmamış, toplumları da derinden bölüp
parçalayarak direnç mekanizmalarını ve kültürlerini tahrip etmiştir. İşte AKP, bu tarumar ve talan siyasetinin
Türkiye cephesidir ve güçlendikçe Ortadoğu ve Balkanlar
cephesi olmaya soyunmuştur. Derme çatma bir Osmanlıcı-Sünni-Otoriter kültür yumağı inşa etmiş, hücrelerine
yerleşen simsarlar her alanda ve pazarda bunu pazarlamaya girişmiştir.
Anadolu
coğrafyasının tarihsel etnik ve kültürel-dini kimlikleri ise bu dar kalıba
sığmamış, AKP’nin son 13 yıldır çıkarları
için kuşattığı Laik Cumhuriyeti 2015 Genel secimlerinde “ HDP’ ve Sol Bilok
birlikteliği ile bu kuşatmaya son verilmiş olduğudur”. 12 Eylül sonrası
solun, bu denli büyük bir tarihsel operasyon karşısındaki mücadelesi,
ezilenlerin kültürel-etnik kimliklerini cepheden reddeden dogmatik ve sınıf
indirgemeci bir üslup olamazdı. Emek ve doğanın özgürleştirilmesi mücadelesini
ezilen toplumsal etnik ve kültürel kimliklerin özgürlük mücadelesi ile
birleştirmek, egemen sınıfların saldırılarına karşı sosyal hak mücadelelerini-ezilenlerin
özgürleşme talepleriyle sıkı sıkıya dayanışan bir kulvara sokmak ve adım adım
antikapitalist bir toplum perspektifine hep birlikte yönelmek olabilirdi.
İşte laik cumhuriyeti kuran Kemalizm tarihi de bu ve
benzeri dersleri artık ülkemizde zorunlu kılıyor olmasıdır. Bu tarihsel ders geçilmeden ulaşılabilecek “saf” ve “sade”
bir kemalizim mümkün değildir. Gezi’nin sahip çıkılacak arayışı da egemen
sınıflara verilen bu tarihsel derstir, Gezi ümitleri ile yelkenlerini
dolduranlardan biri olan CHP’dir ve HDP’nin seçim başarısı da CHP’nin Laik
Cumhuriyeti kurucu olmasıdır bu dersin Türkiye’de sahici mücadelelerle
doldurulduğunun da önemli bir kanıtıdır. Büyük teorik formülasyonları en küçük toplumsal sorunlarda dahi
perspektif açıcı olarak kullanmak gerekirse bu alanda da evrim ve devrim iç
içedir.
Bu anlamda AKP’ye ders verme ihtiyacının
dayattığı CHP’den alınan ödünç oylar gerçeğini yadsımadan HDP’yi salt bir
kimlik partisine indirgemek, geçici olarak görmek vs. gerçeği yansıtmaz.
Emek hareketinin bağımsız örgütlü kitlesel seçenekler yaratamadığı koşullarda
emek ve kimlik derslerini soldan çalışanların solunum özlemidir HDP’nin başarısı.
Bu rüzgar, dayanakları toplumsal
gerçeklikte olan ve köklü mücadelelere dayanan bir rüzgardır. Yüzünüzü
dönüp sırtınıza, önünüze, yanınıza alıp omuz omuza da esebilirsiniz,
derme-çatma mağaralara gizlenip şolastik-teorik meditasyon da yapabilirisiniz… Kağıt üzerinde
değil pratikte, aşağıdan yukarı mücadele birliklerinin oluşması böyle bir şey
olsa gerek… Hele hele bu
rüzgarın değer bayrağının önemli bir kısmı, 12 Eylül’den bu yana çeşitli
kulvarlarda sürdürülen köklü mücadelelerin kalemiyle yazılmışsa, Diyarbakır’da,
Hopa’da, Gezi’de özlenmişse…
Şimdi ne
olacak bu kaos söylemi?
AKP, 8 Haziran’dan sonra yenilgisini zafere çevirmek için her yola
başvuracaktır. Kendisini zaten kaos ve istikrarsızlığın İslamcı otoriter
yönetimi olarak hedef tahtasından çıkarıp kaos ve istikrarsızlık tehdidiyle ya
bir AKP - MHP koalisyonununa zorlayacak yada (Erdoğan’ın C.B yetkileriyle sınırlanmasıyla
bu mümkün olabilir yolunu deneyecek) ya da yıl çıkmadan bir erken
seçimi dayatacaktır. Erken seçim, AKP içerisinde ciddi bir çatlama olmazsa
muhtemelen bugünkü sonucu doğurur.
AKP-MHP koalisyonu ise bilinen sebeplerle zordur, ama
olanaksız değildir. Böyle bir koalisyon, ezilenler
açısından felaketin katmerleşerek sürmesidir. HDP toleranslı bir CHP-MHP
koalisyonunu ise, MHP erime tehlikesinden dolayı zor yutar. Dolayısıyla
göstergeler erken genel seçimi zorlamaktadır. Rejimin temsil krizi derinleşerek sürecektir. Sermaye ise farklı çözümleri dayatabilir, sömürü düzenine
dokunmayan tüm çözümlere geçici de olsa destek verir.
Emekçi ve ezilenler açısından ise: Seçim sonuçları
doğru okunursa, rüzgâr sol söylemi güçlendirmektedir. Bu nedenle Kemalist
sosyalistlerin, HDP ve CHP’nin seçimler için asgari programlı ortak bir sol
blok oluşturmaları muhtemel bir erken seçim için en başarılı sonuç olur: Böylesi bir blok yeni bir ümit ve heyecan
patlaması yaratıp iki partinin şu anki % 38’lik oyunu % 43
veya 45’lere çekebilir.
Bu hiç de ihtimal dışı değildir, yeter ki Kemalist
bir sol blok havasıyla bir yıl içerisinde yapılması muhtemel olan genel
secimlere CHP ve HDP birlikte girsin. Ülkemiz gelecegi ve Türk Halkının
geleçegi için sosyalistlerin tüm örgütlenmeleri de böylesi bir bloğa ya seçim
desteği verir ya da içinde yer alabilirler.
Ortadoğu’da ve Türkiye’de sürmekte olan muhtemel tüm gerici tehlikeler
karşısında şu an için görünen en iyi ve mümkün çözüm bu olur. Kanımca AKP
diktatörlüğünde yorulan “tabanların” ve özellikle gençliğin istemi de bu
yöndedir.
Bağımsız Kemalist ATATÜRKÇÜLER elbette kendisinin
Kurduğu CUMHURİYETE ve Önder Mustafa Kemal ATATÜRK Devrimlerine sahip cıkmak
için seçimlere ve muhtemel yeni Gezi’leri kucaklayabilecek, çeşitli tehlikelere
karşı göğüs gerebilecek tarzda örgütlenme ve mücadele arayışlarına devam
edecektir. Bu zaten asli görevidir. Özetle solun Kemalist
mücadelesi ikili bir karakter arz edecektir önümüzdeki süreçte de: “Sokak” ve
“sandık”! “dahada güvende olacaktır. Çünkü belirleyiçi güç artık AKP degil Türk
halkı olacak!!!
A.Berham ŞAHBUDAK 10.06.2015
1 yorum:
13 Yıllık AKP İktidarının Yenilgisi?
Yorum Gönder