Fikir Ayrılığı ile İhanet Arasındaki Çizgi…/ Lafı dolaştırmadan
yerine getirelim. Burada, en yüksek değer olarak gördüğümüz bağımsız, onurlu
ve özgür yaşama idealine ihanet edenlerden söz edeceğiz… Dünyadaki en büyük felaket bütün insanların aynı, ya da benzer şekilde
düşünmesi olurdu. Birbirine benzeyen fikirlere sahip ve onay anlamında kafa
sallayarak birbirleriyle konuşan üçlü, beşli, yedili, irili ufaklı milyonlarca
insan grupçuğu hayal edin. Bu ya bir şaka, ya da bir kâbustur. Başka bir şey
olamaz.
Büyük işlerin başarılması insanların düşünce birliğine
varmasıyla değil, belli konularda uzlaşma zemini yaratmalarıyla mümkün olur. Bu ikisi arasındaki fark çok önemlidir. Düşünce birliğinde
ısrar etmek beyhude bir çabadır. Uzlaşma zemini ise toplumların politik
kültürleriyle ilgilidir. Çok az toplum farklı kesimleri arasında uzlaşma gerçekleştirebilmiş
ya da bunu sürekli kılabilmiştir. Uzlaşma kültürünün ön koşullarının neler
olduğu, bizim ülkemizde bunun ne ölçüde mevcut bulunduğu üzerinde ayrıntılı
olarak düşünmemiz gerekir. Coğrafi koşulların (ülke içerisindeki fiziki
bağlantıların, ayrı havzaların), uluslaşma sürecinin tamamlanmasının, eğitim
düzeyinin, inanç sistemlerinin ve geleneklerin hepsinin bunda payı vardır,
tabii başka şeylerin de… Fikir
ayrılığını bu şekilde kısa bir övgüye tabi tuttuktan sonra, biraz da ihanet
üzerinde duralım. Bu asla kolaylıkla söylenen bir şey olmamalıdır.
İnsanların fikir ve inanç ayrılığını övdükten sonra, farklı düşünüyor diye
insanları ihanetle suçlamak kadar yakışıksız bir şey olamaz.
Bu her zaman kolay değildir. Zorluk aradaki çizginin bazen
net, ama çoğu zaman kesikli veya ıslak kağıtta dağılmış mürekkep gibi belirsiz
olmasından kaynaklanıyor. Ayrıca ihanetin de çeşitleri var kuşkusuz. “Çıkar için ihanet
edenler olduğu gibi, gaflet veya cehalet nedeniyle, ya da kişisel nedenlerle
ihanet tarafına düşenler oluyor. Tanımlamadan konuşmamak gerekir.” Tabii ki şu uyarıyı da yapmak gerekir. Ne kadar
tanımlarsanız tanımlayın gene de aradaki gri alanda kalanlar olacaktır. Hayatın
karmaşıklığını binlerce yıllık hukuk dahi tanımlara sığdıramamış, tamamlamak
bize mi kaldı? Kaldı ki toplumsal gerçeklik her zaman onunla ilgili
analizlerden daha hızlı değişiyor. Gene de hukuk mantığından ve felsefesinden alacağımız iki şey
var. Birincisi her şeye rağmen tanımlamaya çalışmak, ikincisi de her
durumun özel bir yanı olabileceğini (olmayabilir de ama) kabul etmek.
Bu tür konularda
özenli olmak bizi toptancı ve ilkel düşünenlerden ayırmalıdır. Sorunlar bitmiyor. Önce neye ihanet
edildiğini, sonra da nasıl ihanet edildiğini ortaya koymak gerekir. İnanca,
ideolojiye, vatana, tuttuğunuz futbol takımına, partinize, sevgilinize,
ailenize, işinize ve daha birçok şeye ihanet edebilirsiniz, ya da ettiğiniz
söylenebilir. Ama hiçbir durum için standart müeyyideler olamaz. Bunlar, tarih
boyunca daima o toplumun o andaki koşullarına bağlı olmuştur. Lafı dolaştırmadan yerine getirelim.
Burada, en yüksek değer olarak gördüğümüz bağımsız, onurlu ve özgür yaşama
idealine ihanet edenlerden söz edeceğiz. Çağımızın
temel sorunu budur ve tüm diğer sorunlar buna bağlıdır. Burada fikir
ayrılıkları ya da ihanet çok farklı tonlarda ortaya çıkmaktadır. Açıkça veya
gizli olarak emperyalizmin hizmetine girenler, emperyalizmin çağımızın politik
olarak reddedilmesi ve mücadele edilmesi olanaksız gerçeği olduğunu ileri
sürenler, artık uluslararası ilişkilerin geliştiği düzeyde emperyalizmden söz
edilemeyeceğini söyleyenler, emperyalizmin olduğunu ama artık ilerici
demokratlaştırıcı bir işlevi bulunduğunu ileri sürenler ve daha birçok benzer-benzemez
fikre sahip kişiler etrafta dolaşmaktadır.
Kimisi de emperyalizme karşı çıkmanın artık çok zorlaştığını,
bu sıkıntıya girmektense boyun eğmenin daha kolay ve elverişli bir yol olduğunu
söylüyor. Bir başka kesim de, madem emperyalizm var ve bu
kadar güçlü, o halde çatışmak yerine işbirliğine girip onların has adamı
olursak daha karlı çıkarız diyor. Örneğin Dışişleri mensupları arasında böyle
düşünen bir grup var. Şimdi, böyle düşünen, yani diğer ülkeler yerine ABD ve
yakın müttefikleriyle iyi geçinerek Türkiye’ye en çok faydayı sağlamayı düşünen
bir dışişleri mensubu ile aynı fikirde değilsek, buna fikir ayrılığı mı
diyeceğiz yoksa başka bir şey mi? Pekala, dünyanın dört köşesinden militanları
toplayıp, ya da yabancıların toplayıp Suriye’deki faaliyetleri için
gönderdikleri militanlara sahip çıkarak onları Hatay ve Osmaniye’den Suriye’ye sokmak gibi bir politika ihanet midir?
Bu militanların Türkiye’de haydutluğa varan davranışlarına göz yumulması için
ne diyeceğiz, siyasetin cilveleri, olur
böyle şeyler diye mırıldanıp geçiştirecek miyiz? Yarın öbür gün bunların Türkiye’de belli siyasi
amaçlar için kullanılmaya başlanması halinde ne yapacağız? Ya da uluslar arası hukuka aykırı durum için “kim
takar uluslar arası hukuku” mu diyoruz, ülke olarak yani.
Öte yandan Hürriyet ve İtilafçıların çoğu ihanet çemberinin
içerisinde debeleniyordu. Bir itilafçı için herhangi bir yabancı güce teslimiyeti
savunmamak hainlikti. Bunların uzantıları bugün de azgın bir şekilde kendi
ülkelerine saldırıyor.
Tarihte kimisinin
ihanet, kimisinin de zorunluluk olarak gördüğü sayısız olay vardır. Stalin’in 1939 Ribbentrop-Molotov Paktı’nı büyük bir
istekle kabul etmesi Hitler’e savaş olanağı verdiği için dünya halklarına ve
sosyalizme karşı büyük bir ihanet değil midir? Yoksa reel politikanın bir
gereği mi sayılmalıdır. Almanlar 1919 Paris Barış Antlaşması’nı imzalayan
yöneticilerini ihanetle suçlayıp bazılarını suikast ile katletmemişler miydi?
Ama imzalamama şansları var mıydı? Sevr Antlaşmasını imzalayanlar hain idiyse
onları cezalandırmamız gerekmiyor muydu? Kurtuluş
Savaşı hainlerini cezalandırmamanın acısını sonradan yaşadığımız
söylenebilir mi? 150’likler listesi
yediğimiz büyük bir kazık değil miydi? Kabul etmek zorunda mıydık? Ya
Amerikalıların 1945’den sonra Nazi’leri yeniden örgütleyip Soğuk Savaş’ta
kullanmalarına ne demeli? Bunlar arasında Türkiye’ye gelenler de vardı. Her ülkenin hainleri vardır.
Bunlar bilindiği
halde bütün basın niçin bunları görmezden geldi? Onlar olmadan emperyalizm politikalarını yürütemez. Burada
esas olan ihanetin özü müdür, derecesi midir, niyet midir, sonuç mudur, nedir,
nedir? Çıkar için yapılan en
kolay mahkum edilendir. Yabancılardan para alarak siyaset yapmak her zaman
nefretle karşılanır. Ya, yabancılardan para alarak yazı yazmak, ya da burs
alarak araştırma yapmak, ya da ödül kazandırılmak? Buradan koskoca bir ihanet
literatürü çıkar.
Şu
anda Türkiye’de yabancı vakıflardan maaşa bağlanmış kaç tane
gazeteci ve akademisyen var biliyor musunuz? Son iki Paragraf;
Y- CHP ve diğerleri .Bu konular yerinde
duradursun, biraz da partilerimize bakalım. Siyasi
partiler içerisindeki fikir farklılıkları (şayet gerçekten varsa) sağlıklı siyasetin temelidir. İktidara gelen
partilerin uzun vadeli devlet politikaları çerçevesinde değişik yönelimlere
girmeleri, hatta partilerin üzerinde olduğu varsayılan devlet politikalarını da
değiştirmeleri normaldir.
Ne var ki, ya partiler yabancı denetim altına girerse, ve
görünüşte ayrı ama özde aynı teslimiyeti savunurlarsa ne olacak. Türkiye’de bazı partilerin yabancılarla
ilişkileri çok açık. İhanetleri üzerinde tartışmak bile gereksiz. Öyle ki,
yabancılar tarafından silahlandırılıp eğitilmişler, bağımsızlığı savunan
insanları üzerine ateş etmişler, bomba patlatmışlar, kaçırıp işkenceyle
öldürmüşlerdir. Ama daha ince bir ihanet çizgisi de ülkemizde dolaşıp
durmaktadır.
Örneğin CHP içerisinde işbirliği politikalarını sonuna kadar
destekleyen, emperyalizme “sözünüzden dışarı çıkmayız, bir de bize fırsat yaratın”
diye adeta bağıran bir kesim giderek beslenmiş ve nihayet etkili kılınmıştır. CHP’lilerin
bir kısmı bu ihanet çizgisinin çok iyi farkındadır ama ellerinden bir şey
gelmemektedir. Oysa Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN kurduğu bugünkü CHP’ de halen batı emperyalizmine boyun
eğmiş kişilerin çoğunlukta olduğu parti meclisi esas sorun değildir. Esas sorun
olan bu anlayıştaki kişilerin bu parti
içerisinde belirleyici konuma nasıl ve hangi şartlarada getirilebilmiş, ve bu tezgâhın
rahatlıkla kurulabilmiş ve yürütülebilmiş olmasıdır. Bu ihanet çizgisinin etkisizleştirilmesi bu partinin ve ülkenin kaderi
üzerinde önemli bir rol oynayacaktır ama bunun mümkün olmaması da büyük
olasılıktır.
O halde büyük partilerin blok olarak emperyalizmin
denetiminde olduğu bir ülkede muhalefet geliştirilmeye çalışılacaktır. Bunun yolu nasıl bulunacaktır? İhanetin
yaygınlaşması bazı insanların satın alınmasıyla değil, satın alınanlardan çok
daha fazlasının düşüncelerinin yönlendirilmesi, zihinlerinin etkilenmesi,
onların çaresizlik psikozuna sürüklenmesiyle mümkün olabilir. Ama ikisi de
vardır. Mütareke İstanbul’unda hem ruhunu satanları, hem de teslimiyet ve
çaresizlik psikolojisini görmek mümkündü. Günümüzde
ihanet çizgisi her yerdedir. Okullarda,
Sendikalarda, Partilerde, Devlet kurumlarında ve özellikle de Basındadır.
Burada temel mesele emperyalizme boyun eğmenin hayatın normal akışı olduğu
fikrinin yayılmasına karşı mücadelenin beklenenden zayıf olmasıdır. Bu zafiyet yabancı güdümündeki basının
marifetidir. Onlara hain mi diyeceğiz, farklı fikir erbabı mı? A.Berham ŞAHBUDAK / 20.02.2016
DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ
BİRLİĞİ
PLATFORMU Genel Başkanı A.Berham ŞAHBUDAK

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder