17 Temmuz 2020 Cuma

CUMHURİYETLE VE ATATÜRK'LE SORUNU OLAN AKP?

CUMHURİYETLE VE ATATÜRK'LE SORUNU OLAN AKP?

Türkiye’de AKP iktidarlarıyla otoriter leşmiş yönetim krizi! Bir aktörün bütün devlet gücünü elinde toplaması sonucu, ülke için otoriter leşmiş yönetim krizine dönüşmüş AKP ve Erdoğan yönetimi! Bu bakımdan, tam karşı kutupta yer alan modern demokrasilerde, gücün farklı gruplar arasında bölüşüldüğü, güçlülerin denetlendiği, siyasal elitlerin belli bir çerçevede yarıştığı, çatışma içinde olduğu denge rejimleridir.

En kısa ifadesiyle, bu rejim muhalefetin ifade, örgütlenme gibi özgürlüklerle iktidarı sarabildiği, ayrıca, iktidarın da muhalefeti yok etmesini engellemek için kendi içinde bölündüğü ve erklerin birbirini denetlendiği bir sistem yönetiminde Türkiye'nin seçimli

rekabetçi otoriter  bir düzene geçişi tamamlanmıştır.


 Bu evrede Türkiye’deki siyasal tartışma laiklik-İslamcı muhafazakarlık ve sivil-askerdir”.Bu temel tanımlarla gidersek, Türkiye siyasal rejimini şu şekilde sınıflandırmak mümkündür. Öncelikle, 2007-2010 arasında AKi yöneticiler ekseninde olduğu halde, siyasal kurumsal düzenleme bakımından Türkiye hızla bir siyasal aktörün tüm gücü elinde bulundurması anlamında otoriterleşmiştir.

Bunun kurumsal nedeni çok açıktır, 12 Eylül 1982 anayasal çerçevesi içinde yürütme diğer erkelere göre çok güçlü ve kolayca denetlemez bir yapı olarak tasarlanmıştır, iktidarı denetleyen muhalefetin özgürlükleriyse modern bir demokraside olması gerektiği gibi güvence altına alınmamıştır; yürütmeye karşı tek denge unsuru anti-demokratiktir: askerin sivil siyasete müdahalesi.

Bundan dolayı, AKP iki defa üst üste seçim kazanıp hem başbakanlığı hem cumhurbaşkanlığını kontrolüne aldıktan sonra sık sık askeri vesayet argümanın arkasına sığınarak TSK’yı siyaset alanından çıkardıktan sonra, önünde ne vesayet dediği demokratik yapı içinde yürüyen TSK kalmamıştı “ Şimdi kendi iktidarlarının otoriter bir sınır tanımaz yapının birer birer inşa sürecini de böylece başlatmış oldu, Cumhuriyet kurumlarının en köklü ve kamu oyunun % 80- 90 oranların da güveninin almış olan tek kurumsal sınır olan yüksek yargı da 12 Eylül 2010 referandumu sonrası bu vasfını da kaybetmişti.

Kısaca, AKP bir yandan mevcut demokratik sistemi” Kendisinden hesap sorulmaması için “  mevcut düzeni otoriter etki edecek tüm kararları birer birer alıyor ve askerin etkisini ortadan FETÖ “ TERÖR ÖRGÜTÜ ile yürüttükleri 10 yıllık iktidarları döneminde kaldırmış ve en büyük engel gördüğü TSK adeta kendi başını kaldıramaz duruma FETÖ ve AKP işbirliği olarak’ da tescillenmişti.“

Başta dinler arası diyalog diyerek” Halkın maneviyatıyla oynayan bu yapı halkı din iman diyerek aldattığı başörtüsü palavraları arkasına sığıntılar da (CHP’yi de etkisine almış adeta din ve başörtüsü etkisiyle sesini kesmişti) tüm bu eylem ve söylemler bize şunu göstermiş oldu ki AKP tüm mevzileri ele geçirdikten sonra onlar için din ve başörtüsü ve demokrasi sadece kullanılarak cumhuriyet yönetiminin kendi çıkarları içindi.

“AKP 2010 sonrası hızla otoriter yönetimlerini inşa etmek için değişmesi gereken ve otoriter yönetim için engel ne kadar yasa varsa değiştirerek kendi otoriter yönetiminin altyapısını tüm kamularda oluşturmuştur oldu”. AKP ve FETÖ ’cumhuriyete kurumlarına hakim olduktan sonra ele geçirdiği devle yönetimi gücüyle de AKP’nin ideolojik yapısı da belirlenmiş oluyordu

"Milli iradeyi seçimle gelen yöneticilerin temsil ettiğine ve bu yöneticilerin kararlarının önündeki engellerin milli iradenin de önünde engel olduğuna dayanan bu ideolojiyi AKP sadece askere karşı değil, anayasal denetime, muhalif basına, örgütlere karşı da geniş bir şekilde kullanmıştı."

Yasama ve yürütme dışında yargı içindeki gücü de gittikçe artan AKP milli irade düşmanı olarak tanımladığı muhalefetin de alanını daraltmıştır. Örneğin, ana akım medya hükumetin kontrolüne girmiş veya susturulmuştur. 2013’te ülkenin en büyük merkezinde tarihinin en büyük ayaklanmalarından biri gerçekleşirken ana akım medyanın bunu uzun süre saklamasının sebebi tam da bu 2007-2010 arasında gerçekleşen otoriterleşmedir.

Seçimli otoriterlik tesis edildikten sonraki 2010-13 arası dönem boyunca ise, Türkiye esasen otoriterleşmeyi değil, sınırlandırılamayan bir yönetimin sağ, muhafazakar ve popülist ideolojisi doğrultusunda ürettiği politikaları tartışmıştır 4+4+4 eğitim yasası, içki kısıtlamaları, neoliberal kent politikaları gibi. Gezi ayaklanması bu sağ ve muhafazakarlaştırmacı sosyal politikalara karşı çıkan, ancak tüm güçlü iktidara karşı modern demokrasi içi muhalefet kanallarına sahip olmayan kitlenin başkaldırısın olarak okunabilir.

Buna yanıt olarak AKP’nin Gezi’ye verdiği tepkiyse, siyasal krizi farklı bir boyuta taşımıştır.

Sorunun otoriterlikten de, otoriter yönetimin sosyal politikaları boyutundan da çıkıp bir yönetim sorununa (ülkeyi genel çıkar için yönetime) dönüşmesine sebep olmuştur. AKP Hükumeti Gezi’ye yanıt olarak, kendi desteğini sağlamlaştırmak adına karşısındaki kitleyi popülist ideolojisi doğrultusunda milli irade karşıtı olarak sunmuş haklı bir eylemi muhalefetin zayıf desteğiyle pasifiz etmiş bunda da  de maalesef başarılı olmuştu. 

Daha somut bir ifadeyle, hükmet ayaklananları muhafazakar kesimlerin son on yılda elde ettiği kazanımları yok etmek isteyen elitler olarak kurmaya çalışmıştır. Böylece, bir yurttaşlar topluluğu olarak düşünebilecek “ülkeyi” yönetmek yerine, karşıtlıklar kurarak bir kesimi (tabanını) yönetmek tercihini yapmıştır.

Bunda başarılı olmuş gibi gözükse de, genel meşrutiyeti sarsılan AKP yönetimi 17 Aralık 2013’te, bu sefer 12 yıllık koalisyon ortağı, yargıda ve poliste örgütlenmiş Gülen cemaati tarafından yürütüldüğü iddia edilen bir yolsuzluk skandalıyla sarsılmıştır. AKP dört bakanını istifaya zorlayan bu sarsıntıya da aynı şekilde, yani, milli irade düşmanlarına karşı (bu sefer Gülen cemaati) mücadele ekseninde yanıt vermiştir.

Çok kısa sürede binlerce polis, savcı ve bürokrat görevden alınmış, yerlerine atamalar yapılmış, böylece hem yolsuzluk soruşturmasının önü kesilmeye çalışılmış, hem de devletin parti tarafından kontrolü sağlanmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak, AKP hem rejimden (otoriterlik) ve onun politikalarından (muhafazakarlık ve neoliberalizm) oluşan rahatsızlığa (Gezi), hem de keyfiyet, yolsuzluk ve hukuksuzluk sorununa (17 Aralık süreci) çözüm olarak milli iradenin tecelli ettiğini iddia ettiği sandığı işaret etmiştir.

Bundan dolayı mahalli seçimler yerel yöneticileri belirlemek işlevinden çıkmış, hatta hükumet için güvenoyu olmanın bile ötesine geçerek AKP’nin kurduğu siyasal rejimin ve yolsuzluğun oylandığı bir arena haline dönüşmüştür.

2002 Sonrası ülkemizde” SİYASAL PARTİLERİN SEÇİM STRATEJİLERİ!

AKP’nin seçim stratejisi önce Gezi’deki toplumsal muhalefete karşı, ardından da 17 Aralık'taki yolsuzluk operasyonunun karşı potansiyel seçmenini, onların değerlerine ve varoluşuna karşı olduğunu iddia ettiği bir ötekiye karşı konumlandırarak konsolide etme amacını taşımıştır. Erdoğan, bu strateji doğrultusunda, kendi siyasal kaderiyle, siyasal sisteme entegre ettiği muhafazakar mütedeyyin kitlelerin kaderinin aynı olduğuna vurgu yapmıştır. 

Bu şekilde, yolsuzluklar veya derin siyasal istikrarsızlık dolayısıyla kitlesinde oluşabilecek çözülmeleri engellemeye çalışmıştır.

“CHP ise öncelikle Türkiye’de seçmenlerin çoğunluğunun muhafazakarlar ve sağcılardan oluştuğu varsayımıyla, oyunu maksimize edebilmek için ikili bir strateji izlemeye çalışmıştır ki bu yanlış bir siyasetti”.

Birincisi, bazı büyük şehirlerde muhafazakar ve sağ adaylara yönelerek; ikinci olarak da 20 yıldır birçok büyük şehirleri yöneten ve özellikle yoksul mahallelerde klientalistik bağlar kurmuş olan AKP yönetimine karşı yumuşak bir muhalefet yürüterek bu seçmenlere bir yönetim değişikliğinde düzenlerinin bozulmayacağı hissiyatını vermeye çalışmak. Ancak, CHP’nin bu ikinci tercihli sürdürülememiş, CHP siyasal kutuplaşmada kurulu düzeni bozacak parti durumuna düşmüştür.

MHP’ye gelince; çözüm sürecine muhalefetine ek olarak, CHP gibi hem yolsuzluk hem de hukuksuzluk karşıtı politika izlemiş, ancak CHP’ye göre hem Gezi’de hem de 17 Aralık sürecinde kutuplaşmanın dışında kalmayı başarmıştır. Bu politikayı bilinçli bir şekilde benimsediği ve böylece AKP’den kopan sağ seçmenler için kendisini bir seçenek olarak sunmaya çalışması kuvvetle muhtemeldir. Ülkenin dördüncü büyük partisi BDP-HDP ise seçim öncesinde kendini konumlandırmakta zorlanmıştır.

Gezi ve 17 Aralık gibi derin krizlerde BDP-HDP’nin AKP’ye muhalefet ederken tereddütlü davranmasının çeşitli sebepleri olabilir: AKP ile yürüttüğü barış süreci;  kendi seçmeninin temel kaygısının yolsuzluk, otoriterlik değil, sürekli bir sembolik ve fiziksel şiddete maruz kalmak olduğunu düşünmesi; muhafazakar Kürt seçmenlere açılma isteğiyle AKP’ye olumlu bakan seçmenleri kendisinden uzaklaştırmak istememesi.

SEÇİMİN SONUÇLARI!

Ülke genelinde henüz kesinleşmemiş yaklaşık sonuçlar şöyle oluşmuştur: AKP yüzde 43,3, CHP yüzde 25,6, MHP yüzde 17,6, BDP-HDP yüzde 6,6.2 2011 genel seçimleriyle karşılaştırırsak, BDP-HDP oylarında sınırlı da olsa bir artış yaşamış (yüzde 1’in altında), CHP oran olarak yerinde saymış, AKP seçmen sayısında 2 milyon küsur ve oy oranında yüzde 6,5 üzerinde bir düşüş yaşamıştır, MHP’nin seçmen sayısındaysa 2 milyonun üzerinde, oy oranında da yüzde 4,6 bir artış olmuştur.

Yerel adayların seçim sonuçlarında fark yaratması ve meclis sonuçlarına da yansımasını göz önünde bulundursak bile bu seçimlerle ilgili bazı genel belirlemelerde bulunabilir. Örneğin, tek tek il meclis sonuçlarını incelediğimizde, belediye başkan adaylarının etkisinin ötesinde AKP’nin hemen hemen bütün illerde oy kaybettiği görülüyor (Diyarbakır ve Mardin gibi birkaç il hariç her ilde). MHP tam tersine, hemen her ilde oylarını yükseltmiş.

CHP ise az sayıda ilde oy arttırmış, çok daha fazla ilde oy kaybetmiştir.

Oy oranını korumasının sebebi büyük ihtimalle aday etkisiyle İstanbul (yüzde 5,5), İzmir (yüzde) gibi büyük şehirlerde oylarını arttırabilmiş olmasıdır. MHP’nin oy oranları bakımından seçimin net galibidir ve sanılanın aksine sadece AKP’den değil, birçok ilde CHP’den de oy almış olmasıdır. Ayrıca, Ankara sonucu hâlâ (3 Nisan) belli olmamakla beraber, AKP bu oy düşüşlerine rağmen, özellikle değişen yeni büyük şehir yasası, ikinci partiyle arasındaki makasın çok geniş olması ve görevdeki belediye başkanlarının sayısı   bakımından büyük kayıplar yaşamamıştır.

Seçim sonuçlarıyla ilgili belki de en önemli soru, siyasal krizin ve yolsuzluk iddialarının aktör partisi olan AKP’nin oyunun neden bu kadar az düştüğü veya CHP’nin oyunun artmadığı dır.

Bu soruya yanıt vermek için seçmen davranışını belirleyen uzun dönemli etkenlere bakmak gerekir: Türkiye’de muhafazakar ve/veya sağ seçmenin sayısı bunun karşısındaki seçmene göre çok daha fazladır. Oy verme örüntülerine bakarsak, sağ partilerin oy oranı 1965 seçimlerinden beri hiçbir zaman yüzde 60’ın altına pek inmemiştir, 1995 seçimleri ve sonrasındaysa çoğunlukla yüzde 70 ve üzerindedir.

Ayrıca, şu anda bu kesimin en önemli partisi olan AKP, etrafındaki bütün önde gelen siyasal eliti bünyesine katmış (Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu gibi) ve milliyetçi-muhafazakar MHP dışında aynı tabana oynayan kuvvetli bir sağ parti kalmamıştır. Üstelik, AKP otoriter yolla da olsa, geniş mütedeyyin muhafazakar kitleleri siyasete dahil etmiş, onlara tanınırlık ve saygınlık vermiştir; bu önemli bir ideolojik bağdır.

Daha kısa dönemli seçmen davranışını etkileyen ekonomik faktörler bakımından da AKP açısından büyük bir sorun yoktur, ekonomik krizin ortasında girdiği 2009 seçimlerinden beri (AKP oyları yüzde 38’e kadar düşmüştür bu seçimde) Türkiye önce çok yüksek, 2012’den beri de düşük de olsa pozitif büyüme oranlarını yakalamıştır. Öyleyse, AKP eğer sadece siyasal kriz, kötü yönetim gibi nedenlerden yüzde 6,5 oy kaybettiyse, bu oran bu konumdaki bir parti için önemli bir kayıptır.

AKP’nin bu önemli düşüşünün “AKP’nin zaferi” algısını değiştirememesinin en önemli sebeplerinden biri Türkiye'nin hakim partili çok-partili sistemidir. Özellikle birinci ve ikinci parti arasındaki oy makasının çok geniş olması (2007’de yüzde 26, 2011’de yüzde 24, bugün yüzde 17 gibi) AKP’deki ciddi oy düşüşlerinin bile merkezdeki aktörün değişebileceği umudunu muhalefete vermemektedir.

CHP’nin oylarını arttırmaması da benzer sebeplerin tersine işlemesiyle açıklanabilir. Ayrıca, sağdan aday göstermek o adayı gösterdiği başkanlık seçimlerinde partiyi rekabete soksa da ne genelde ve hatta ne de o ilin belediye meclis seçimlerinde partinin oyunu yukarı çekmiştir (İstanbul hariç). Örneğin, Mansur Yavaş Ankara’da yüzde 44 almışken, CHP’nin oyu yüzde 32’de kalmıştır (2011’den 1 puan fazla). MHP’ ise şu koşullarda AKP ile arasındaki oy geçişliliğinin avantajından yararlandığı gözükmektedir.

SEÇİM SONUÇLARININ SİYASAL ANLAMI!

Tüm güçlülük önce, yönetici partinin kendi ideolojisi doğrultusunda dışlayıcı sosyal politikalara yol açmış, daha sonra kendi dışından (Gezi) ve içinden (17 Aralık) gelen başkaldırıyla keyfi bir yönetim biçimine savrulmasına neden olmuştur ve Türkiye ne liberal, muhafazakar politikaları denetimsiz uygulayan bu yönetimin altında seçimlere girmiştir. Bu koşullarda seçimler demokrasinin bir aracı olmaktan çıkıp otoriter yönetimin ve keyfiyetin bir aracı haline gelmiştir. Oylardaki düşüş veya yükselişin sebebi, seçmenlerin oy verme motivasyonları ne olursa olsun, seçimlerin bütün bunlardan bağımsız, bir de siyasetten anlamı vardır.

SONUCU OLARAK:  CHP AKP karşısında din ve başörtüsü tuzağına düşmeden secim stratejisini ülke gündemine doğru pozisyon alarak yürürse AKP gibi otoriter yönetim sevdalısı bir parti CHP karşısında tutunamaz…

AKP’nin, ideolojik bağı yoluyla, kitlesinin en azından bir kısmını kendi suretinde imal etme kabiliyeti önceki muhafazakar 
yönetimlerden fazladır. Seçim sonuçları bu yönetim biçiminin bir süre daha devam edeceği anlamına gelmektedir. 
O da, seçmenler bunun için oy vermemiş bile olsa, keyfiyetin ve otoriter çerçevenin onaylanması olmuştur. 

Türkiye’de değişen, seçmen davranışı değil gücü elinde bulunduran siyasal elitin davranışıdır.

Yine de, alttan hareketlere ek olarak, cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde tüm güçlü rejimin içinde çatlaklar, güçlüler arası çatışma ihtimali vardır, bu da bugünkünden daha dengeli bir sisteme geçiş için küçük bir adım olabilir” CHP secim stratejisini AKP pozisyonuna göre değil ’de gerçekte ülke yönetiminin otoriter ve denetimsizliği üzerine  yolsuzluğun öne çıktığı din ve türban dışında yürütürse AKP’yi ve Cumhur irtifakını alaşağı etmek için her hangi bir engeli yok .. Ali Berham ŞAHBUDAK…

Hiç yorum yok:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ: İFTAR SOFRASINDAKİ AYDINLIK VE KARANLIK? Bugün önümüze düşen o fotoğraflar, aslında bizlere görünü nenin çok...