CUMHURİYETLE VE ATATÜRK'LE
SORUNU OLAN AKP?
Türkiye’de AKP iktidarlarıyla otoriter leşmiş yönetim krizi! Bir aktörün bütün devlet gücünü elinde toplaması sonucu, ülke için otoriter leşmiş yönetim krizine dönüşmüş AKP ve Erdoğan yönetimi! Bu bakımdan, tam karşı kutupta yer alan modern demokrasilerde, gücün farklı gruplar arasında bölüşüldüğü, güçlülerin denetlendiği, siyasal elitlerin belli bir çerçevede yarıştığı, çatışma içinde olduğu denge rejimleridir.
En kısa ifadesiyle, bu rejim
muhalefetin ifade, örgütlenme gibi özgürlüklerle iktidarı sarabildiği, ayrıca,
iktidarın da muhalefeti yok etmesini engellemek için kendi içinde bölündüğü ve
erklerin birbirini denetlendiği bir sistem yönetiminde Türkiye'nin seçimli
rekabetçi otoriter bir düzene geçişi tamamlanmıştır.
Bu evrede Türkiye’deki siyasal tartışma laiklik-İslamcı muhafazakarlık ve sivil-askerdir”.Bu temel
tanımlarla gidersek, Türkiye siyasal rejimini şu şekilde sınıflandırmak
mümkündür. Öncelikle, 2007-2010 arasında
AKi yöneticiler ekseninde olduğu halde, siyasal
kurumsal düzenleme bakımından Türkiye hızla bir siyasal aktörün tüm gücü elinde
bulundurması anlamında otoriterleşmiştir.
Bunun
kurumsal nedeni çok açıktır, 12 Eylül
1982 anayasal çerçevesi içinde yürütme diğer erkelere göre çok güçlü ve
kolayca denetlemez bir yapı olarak tasarlanmıştır, iktidarı denetleyen
muhalefetin özgürlükleriyse modern bir demokraside olması gerektiği gibi
güvence altına alınmamıştır; yürütmeye karşı tek denge unsuru
anti-demokratiktir: askerin sivil siyasete müdahalesi.
Bundan
dolayı, AKP iki defa üst üste seçim
kazanıp hem başbakanlığı hem cumhurbaşkanlığını kontrolüne aldıktan sonra sık
sık askeri vesayet argümanın
arkasına sığınarak TSK’yı siyaset alanından çıkardıktan sonra, önünde ne vesayet
dediği demokratik yapı içinde yürüyen TSK kalmamıştı “ Şimdi kendi
iktidarlarının otoriter bir sınır tanımaz yapının birer birer inşa sürecini de
böylece başlatmış oldu, Cumhuriyet kurumlarının en köklü ve kamu oyunun % 80-
90 oranların da güveninin almış olan tek kurumsal
sınır olan yüksek yargı da 12 Eylül 2010 referandumu sonrası bu vasfını da kaybetmişti.
Kısaca, AKP bir yandan mevcut demokratik sistemi” Kendisinden
hesap sorulmaması için “ mevcut düzeni
otoriter etki edecek tüm kararları birer birer alıyor ve askerin etkisini
ortadan FETÖ “ TERÖR ÖRGÜTÜ ile yürüttükleri 10 yıllık iktidarları döneminde
kaldırmış ve en büyük engel gördüğü TSK adeta kendi başını kaldıramaz duruma
FETÖ ve AKP işbirliği olarak’ da tescillenmişti.“
Başta dinler arası diyalog diyerek” Halkın maneviyatıyla oynayan bu yapı halkı din iman diyerek aldattığı
başörtüsü palavraları arkasına sığıntılar da (CHP’yi de etkisine almış adeta din
ve başörtüsü etkisiyle sesini kesmişti) tüm bu eylem ve söylemler bize şunu
göstermiş oldu ki AKP tüm mevzileri ele geçirdikten sonra onlar için din ve
başörtüsü ve demokrasi sadece kullanılarak cumhuriyet yönetiminin kendi çıkarları
içindi.
“AKP 2010 sonrası hızla otoriter yönetimlerini inşa etmek için
değişmesi gereken ve otoriter yönetim için engel ne kadar yasa varsa değiştirerek
kendi otoriter yönetiminin altyapısını tüm kamularda oluşturmuştur oldu”. AKP ve FETÖ ’cumhuriyete
kurumlarına hakim olduktan sonra ele geçirdiği devle yönetimi gücüyle de
AKP’nin ideolojik yapısı da belirlenmiş oluyordu.
"Milli iradeyi seçimle gelen
yöneticilerin temsil ettiğine ve bu yöneticilerin kararlarının önündeki
engellerin milli iradenin de önünde engel olduğuna dayanan bu ideolojiyi AKP
sadece askere karşı değil, anayasal denetime, muhalif basına, örgütlere karşı da
geniş bir şekilde kullanmıştı."
Yasama ve
yürütme dışında yargı içindeki gücü de gittikçe artan AKP milli irade düşmanı
olarak tanımladığı muhalefetin de alanını daraltmıştır. Örneğin, ana akım medya hükumetin kontrolüne girmiş veya susturulmuştur. 2013’te ülkenin en büyük
merkezinde tarihinin en büyük ayaklanmalarından biri gerçekleşirken ana akım
medyanın bunu uzun süre saklamasının sebebi tam da bu 2007-2010 arasında
gerçekleşen otoriterleşmedir.
Seçimli
otoriterlik tesis edildikten sonraki 2010-13 arası dönem boyunca ise, Türkiye
esasen otoriterleşmeyi değil, sınırlandırılamayan bir yönetimin sağ, muhafazakar ve popülist ideolojisi doğrultusunda ürettiği politikaları
tartışmıştır 4+4+4 eğitim yasası, içki kısıtlamaları, neoliberal kent
politikaları gibi. Gezi ayaklanması bu sağ ve muhafazakarlaştırmacı sosyal
politikalara karşı çıkan, ancak tüm güçlü iktidara karşı modern demokrasi içi
muhalefet kanallarına sahip olmayan kitlenin başkaldırısın olarak okunabilir.
Sorunun
otoriterlikten de, otoriter yönetimin sosyal politikaları boyutundan da çıkıp
bir yönetim sorununa (ülkeyi genel çıkar
için yönetime) dönüşmesine sebep olmuştur. AKP Hükumeti Gezi’ye yanıt
olarak, kendi desteğini sağlamlaştırmak adına karşısındaki kitleyi popülist
ideolojisi doğrultusunda milli irade karşıtı olarak sunmuş haklı bir eylemi
muhalefetin zayıf desteğiyle pasifiz etmiş bunda da de maalesef başarılı olmuştu.
Daha somut bir ifadeyle, hükmet ayaklananları muhafazakar kesimlerin son on yılda elde ettiği kazanımları yok
etmek isteyen elitler olarak kurmaya çalışmıştır. Böylece, bir yurttaşlar topluluğu
olarak düşünebilecek “ülkeyi” yönetmek yerine, karşıtlıklar kurarak bir kesimi
(tabanını) yönetmek tercihini yapmıştır.
Bunda
başarılı olmuş gibi gözükse de, genel meşrutiyeti sarsılan AKP yönetimi 17
Aralık 2013’te, bu sefer 12
yıllık koalisyon ortağı, yargıda ve poliste örgütlenmiş Gülen cemaati
tarafından yürütüldüğü iddia edilen bir yolsuzluk skandalıyla sarsılmıştır. AKP dört bakanını istifaya zorlayan bu
sarsıntıya da aynı şekilde, yani, milli irade düşmanlarına karşı (bu sefer Gülen cemaati) mücadele
ekseninde yanıt vermiştir.
Çok kısa
sürede binlerce polis, savcı ve bürokrat görevden alınmış, yerlerine atamalar
yapılmış, böylece hem yolsuzluk soruşturmasının önü kesilmeye çalışılmış, hem
de devletin parti tarafından kontrolü sağlanmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak, AKP hem rejimden (otoriterlik) ve onun politikalarından (muhafazakarlık ve
neoliberalizm) oluşan rahatsızlığa (Gezi),
hem de keyfiyet, yolsuzluk ve hukuksuzluk sorununa (17 Aralık süreci) çözüm olarak milli iradenin tecelli ettiğini
iddia ettiği sandığı işaret etmiştir.
Bundan
dolayı mahalli seçimler yerel yöneticileri belirlemek işlevinden çıkmış, hatta hükumet için güvenoyu olmanın bile ötesine geçerek AKP’nin kurduğu siyasal rejimin
ve yolsuzluğun oylandığı bir arena haline dönüşmüştür.
AKP’nin
seçim stratejisi önce Gezi’deki
toplumsal muhalefete karşı, ardından da 17 Aralık'taki yolsuzluk operasyonunun karşı potansiyel seçmenini, onların
değerlerine ve varoluşuna karşı olduğunu iddia ettiği bir ötekiye karşı
konumlandırarak konsolide etme amacını taşımıştır. Erdoğan, bu strateji
doğrultusunda, kendi siyasal kaderiyle, siyasal sisteme entegre ettiği muhafazakar mütedeyyin kitlelerin kaderinin aynı olduğuna vurgu yapmıştır.
Bu
şekilde, yolsuzluklar veya derin siyasal istikrarsızlık dolayısıyla kitlesinde
oluşabilecek çözülmeleri engellemeye çalışmıştır.
“CHP ise öncelikle Türkiye’de
seçmenlerin çoğunluğunun muhafazakarlar ve sağcılardan oluştuğu varsayımıyla,
oyunu maksimize edebilmek için ikili bir strateji izlemeye çalışmıştır ki bu
yanlış bir siyasetti”.
Birincisi,
bazı büyük şehirlerde muhafazakar ve sağ adaylara yönelerek; ikinci olarak da 20 yıldır birçok büyük şehirleri yöneten
ve özellikle yoksul mahallelerde klientalistik bağlar kurmuş olan AKP yönetimine karşı yumuşak bir
muhalefet yürüterek bu seçmenlere bir yönetim değişikliğinde düzenlerinin
bozulmayacağı hissiyatını vermeye çalışmak. Ancak, CHP’nin bu ikinci tercihli sürdürülememiş, CHP siyasal kutuplaşmada kurulu düzeni bozacak parti durumuna
düşmüştür.
MHP’ye gelince; çözüm sürecine muhalefetine ek
olarak, CHP gibi hem yolsuzluk hem
de hukuksuzluk karşıtı politika izlemiş, ancak CHP’ye göre hem Gezi’de
hem de 17 Aralık sürecinde
kutuplaşmanın dışında kalmayı başarmıştır. Bu politikayı bilinçli bir şekilde
benimsediği ve böylece AKP’den kopan
sağ seçmenler için kendisini bir seçenek olarak sunmaya çalışması kuvvetle
muhtemeldir. Ülkenin dördüncü büyük
partisi BDP-HDP ise seçim
öncesinde kendini konumlandırmakta zorlanmıştır.
Gezi ve 17 Aralık gibi derin krizlerde BDP-HDP’nin AKP’ye muhalefet ederken
tereddütlü davranmasının çeşitli sebepleri olabilir: AKP ile yürüttüğü barış süreci; kendi seçmeninin temel
kaygısının yolsuzluk, otoriterlik değil, sürekli bir sembolik ve fiziksel
şiddete maruz kalmak olduğunu düşünmesi; muhafazakar Kürt seçmenlere açılma
isteğiyle AKP’ye olumlu bakan
seçmenleri kendisinden uzaklaştırmak istememesi.
SEÇİMİN SONUÇLARI!
Ülke genelinde henüz
kesinleşmemiş yaklaşık sonuçlar şöyle oluşmuştur: AKP yüzde 43,3, CHP yüzde 25,6,
MHP yüzde 17,6, BDP-HDP yüzde 6,6.2
2011 genel seçimleriyle karşılaştırırsak, BDP-HDP oylarında sınırlı da olsa bir
artış yaşamış (yüzde 1’in altında), CHP
oran olarak yerinde saymış, AKP seçmen sayısında 2 milyon küsur ve oy oranında
yüzde 6,5 üzerinde bir düşüş yaşamıştır, MHP’nin seçmen sayısındaysa 2 milyonun
üzerinde, oy oranında da yüzde 4,6 bir artış olmuştur.
Yerel
adayların seçim sonuçlarında fark yaratması ve meclis sonuçlarına da
yansımasını göz önünde bulundursak bile bu seçimlerle ilgili bazı genel
belirlemelerde bulunabilir. Örneğin, tek tek il meclis sonuçlarını
incelediğimizde, belediye başkan adaylarının etkisinin ötesinde AKP’nin hemen hemen bütün illerde oy
kaybettiği görülüyor (Diyarbakır ve
Mardin gibi birkaç il hariç her ilde). MHP
tam tersine, hemen her ilde oylarını yükseltmiş.
CHP ise az sayıda ilde
oy arttırmış, çok daha fazla ilde oy kaybetmiştir.
Oy oranını korumasının sebebi
büyük ihtimalle aday etkisiyle İstanbul (yüzde 5,5), İzmir (yüzde) gibi büyük şehirlerde oylarını
arttırabilmiş olmasıdır. MHP’nin oy
oranları bakımından seçimin net galibidir ve sanılanın aksine sadece AKP’den değil, birçok ilde CHP’den de oy almış olmasıdır. Ayrıca,
Ankara sonucu hâlâ (3 Nisan) belli olmamakla beraber, AKP bu oy düşüşlerine
rağmen, özellikle değişen yeni büyük şehir yasası, ikinci partiyle arasındaki
makasın çok geniş olması ve görevdeki belediye başkanlarının sayısı bakımından büyük kayıplar yaşamamıştır.
Seçim sonuçlarıyla ilgili belki
de en önemli soru, siyasal krizin ve yolsuzluk iddialarının aktör partisi olan AKP’nin
oyunun neden bu kadar az düştüğü veya CHP’nin
oyunun artmadığı dır.
Bu soruya
yanıt vermek için seçmen davranışını belirleyen uzun dönemli etkenlere bakmak
gerekir: Türkiye’de muhafazakar ve/veya sağ seçmenin sayısı bunun karşısındaki seçmene göre çok daha fazladır.
Oy verme örüntülerine bakarsak, sağ partilerin oy oranı 1965 seçimlerinden beri hiçbir zaman yüzde 60’ın altına pek inmemiştir, 1995
seçimleri ve sonrasındaysa çoğunlukla yüzde 70 ve üzerindedir.
Ayrıca, şu
anda bu kesimin en önemli partisi olan AKP,
etrafındaki bütün önde gelen siyasal eliti bünyesine katmış (Numan Kurtulmuş,
Süleyman Soylu gibi) ve milliyetçi-muhafazakar MHP dışında aynı tabana oynayan kuvvetli bir sağ parti kalmamıştır.
Üstelik, AKP otoriter yolla da olsa, geniş mütedeyyin muhafazakar kitleleri
siyasete dahil etmiş, onlara tanınırlık ve saygınlık vermiştir; bu önemli bir ideolojik bağdır.
Daha kısa
dönemli seçmen davranışını etkileyen ekonomik faktörler bakımından da AKP açısından büyük bir sorun yoktur,
ekonomik krizin ortasında girdiği 2009
seçimlerinden beri (AKP oyları yüzde
38’e kadar düşmüştür bu seçimde) Türkiye önce çok yüksek, 2012’den beri de düşük de olsa pozitif
büyüme oranlarını yakalamıştır. Öyleyse, AKP eğer sadece siyasal kriz, kötü
yönetim gibi nedenlerden yüzde 6,5 oy
kaybettiyse, bu oran bu konumdaki bir parti için önemli bir kayıptır.
AKP’nin bu
önemli düşüşünün “AKP’nin zaferi”
algısını değiştirememesinin en önemli sebeplerinden biri Türkiye'nin hakim
partili çok-partili sistemidir. Özellikle birinci ve ikinci parti arasındaki oy
makasının çok geniş olması (2007’de yüzde
26, 2011’de yüzde 24, bugün yüzde 17 gibi) AKP’deki ciddi oy düşüşlerinin bile
merkezdeki aktörün değişebileceği umudunu muhalefete vermemektedir.
CHP’nin oylarını arttırmaması da benzer sebeplerin tersine
işlemesiyle açıklanabilir. Ayrıca, sağdan aday göstermek o adayı gösterdiği
başkanlık seçimlerinde partiyi rekabete soksa da ne genelde ve hatta ne de o
ilin belediye meclis seçimlerinde partinin oyunu yukarı çekmiştir (İstanbul
hariç). Örneğin, Mansur Yavaş Ankara’da yüzde 44 almışken, CHP’nin oyu yüzde 32’de kalmıştır (2011’den 1 puan fazla). MHP’ ise
şu koşullarda AKP ile arasındaki oy
geçişliliğinin avantajından yararlandığı gözükmektedir.
SEÇİM SONUÇLARININ SİYASAL ANLAMI!
Tüm güçlülük
önce, yönetici partinin kendi ideolojisi doğrultusunda dışlayıcı sosyal
politikalara yol açmış, daha sonra kendi dışından (Gezi) ve içinden (17 Aralık)
gelen başkaldırıyla keyfi bir yönetim biçimine savrulmasına neden olmuştur ve Türkiye ne liberal, muhafazakar politikaları denetimsiz uygulayan bu yönetimin altında seçimlere girmiştir. Bu koşullarda
seçimler demokrasinin bir aracı olmaktan çıkıp otoriter yönetimin ve keyfiyetin
bir aracı haline gelmiştir. Oylardaki
düşüş veya yükselişin sebebi, seçmenlerin oy verme motivasyonları ne olursa
olsun, seçimlerin bütün bunlardan bağımsız, bir de siyasetten anlamı vardır.
SONUCU OLARAK: CHP AKP karşısında din ve başörtüsü tuzağına düşmeden secim stratejisini ülke gündemine
doğru pozisyon alarak yürürse AKP gibi otoriter yönetim sevdalısı bir parti CHP karşısında tutunamaz…
AKP’nin, ideolojik bağı yoluyla,
kitlesinin en azından bir kısmını kendi suretinde imal etme kabiliyeti önceki muhafazakar
yönetimlerden fazladır. Seçim sonuçları bu yönetim biçiminin bir
süre daha devam edeceği anlamına gelmektedir.
O da, seçmenler bunun için oy
vermemiş bile olsa, keyfiyetin ve otoriter çerçevenin onaylanması olmuştur.
Türkiye’de değişen, seçmen davranışı değil gücü elinde bulunduran siyasal
elitin davranışıdır.
Yine de, alttan hareketlere ek
olarak, cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde tüm güçlü rejimin içinde çatlaklar,
güçlüler arası çatışma ihtimali vardır, bu da bugünkünden daha dengeli bir
sisteme geçiş için küçük bir adım olabilir” CHP
secim stratejisini AKP pozisyonuna göre değil
’de gerçekte ülke yönetiminin otoriter ve
denetimsizliği üzerine yolsuzluğun öne çıktığı din ve
türban dışında yürütürse AKP’yi ve
Cumhur irtifakını alaşağı etmek için her hangi bir engeli
yok .. Ali Berham ŞAHBUDAK…


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder