12 EYLÜL FAŞİST DARBE 40, YILINDA?
12 Eylül 1980 faşist darbesi, geliyorum diye bağıra çağıra geldi!
Başta Sol olmak üzere Emekçi
Köylüler ve işçilerde bu Faşist Diktatörlerin gazabından nasibini almış ve
yerle bir edilmişlerdi tıpkı diğer sivil toplum örgütler gibi, Aslında dönemin
iktidarı biraz direne bilseydi 12 Eylül'ü önleyici bir eylem ve tutum
içerisinde olsaydı 12 Eylül Faşizm, bir karabasan gibi Türk Milletinin tepesine
çökemezdi ve gelip kentlerimize, caddelerimize, sokaklarımıza kara bayrağını
asamazdı.
Artık 12 Eylüllün ayak sesleri
radyolardan ve caddelerden sürekli anonslarla Kenan Evrenlerin sesini duyuyor
ve televizyonlardan bu faşistlerin görüntülerini izledik, yazılı basından
sürekli onların haberlerini okuduk. 1970'li yıllar dünyada
ve ülkemizde, sosyalist savaşımın doruklara çıktığı yıllardı. Afrika'da, Asya'da, Güney
Amerika'da emperyalist-kapitalist sistem sürekli olarak geriletilirken,
SOSYALİZM geniş emekçi yığınların bir kurtuluş seçeneği olarak başarı üstüne
başarı kazandığı bir gerçekliğe dönüşmüştü.
"Ülkemizdeyse,
geniş halk yığınları yüzünü Tam bağımsız Kemalizm’den yana dönmüş, egemen
güçlerin uykularını kaçırmıştı. IMF'nin,
Dünya Bankasının politikaları, işbirlikçi erkler aracılığı ile
uygulanamaz olmuştu".
Başta İstanbul olmak üzere sanayi
bölgelerinde fabrikaların neredeyse yarısından fazlasında işçiler greve
çıkmışlardı. 24 Ocak Kararlarını egemen erk uygulayacak durumda değildi.
Sermaye, gittikçe güçlenen Kemalizm’in ve sosyalistlerin atılımını önlemek için MHP ve
yan örgütlerini harekete geçirmiş, onlara bol bol sokak çeteleri kurdurtmuştu.
Hemen tüm kentlerimizde, günde 20-30 insanımız yaşamını yitiriyor, sokaklarda
kanlı bir kapışma yaşanıyordu.
Öğrenciler, polis müdürleri,
savcılar, öğretim üyeleri, sendikacılar seçilerek birer birer katlediliyor,
cinayeti işleyenlerse bir türlü bulunamıyordu. Tuzakçı başı Demirel'in becerisi ile Milliyetçi
Cepheler kuruluyor, siyasi gericilik her gün biraz daha tırmandırılarak, Sol'un
ve sosyalistlerin üzerine çullanmakta bir çekince duymuyordu. Sermaye, bilerek
ve isteyerek ülkemizi ateşe atmış, korku ve güvensizliğin dozunu her gün biraz
daha arttırarak kitlelerin bıkkınlığından sonuç alma yolunu seçmişti.
Ülkemizin,
dini inanç ve etnik açıdan duyarlı kentleri bilinçli olarak seçilip iç savaş
görüntülerini andıran kanlı katliamlar gerçekleştirilerek, yığınların korkuya
teslim olmaları istenmişti. Maraş katliamı akıllara
durgunluk verecek denli korkunç boyutlara tırmandırılmış, arkasından da Çorum
olayları gelmekte gecikmemişti. Sivas'ta, Malatya' da devletin
gözetiminde faşist sokak çeteleri terör estiriyor, büyük kentlerde sıkıyönetim
ilan edilmesine karşın olayların ardı arkası bir türlü kesilmiyordu. Özetle;
karanlık güçler tarafından kendi çıkarlarına koşullar, adım adım
olgunlaştırılıp geliştiriliyordu.
Artık 12 Eylül 1980 Faşist
darbesinin ucu görünmüş sayılırdı. Ne
var ki, sermaye kitle desteğini arkasına alarak faşist bir diktatörlük kuracak
nesnelliğe sahip değildi. MHP ve kitlesi şiştiği kadar şişmiş olmasına karşın,
sermaye MHP'ye dayanarak bir gün bile erkte kalamazdı. MHP, sermayeye olan
borcunu ödemiş sayılırdı ve devre dışı bırakılmalıydı. Bırakıldı da. 1945
İkinci Paylaşım Savaşı sonrası faşizmin kitle desteği ile erki ele
geçirmesinin koşulları yoktu. Dünyanın her tarafında kitleler önemli ölçüde
faşizme karşı şerbetlenmiş sayılırdı.
Bu yüzden
de sermaye, dünyanın her tarafında askeri diktatörlükler aracılığı ile erke el
koyuyordu. Üstelik bu konuda sermaye, 12 Mart 1971 faşizmiyle deney sahibiydi
de. Askerlere sıkıyönetim yetkileri verilmiş olması durumu
değiştirmemişti. Olaylar önlenemediği gibi, sanki görünmez güçler tarafından
sürekli olarak el altından kışkırtılıyordu da. (Bu savımızı, 12
Eylül 1980 faşist darbesinin arkasından olayların şıp diye kesilmesi anlatmaya
yeter de artar bile.)
12 Eylül 1980 Sabahı alışık olduğumuz o sesi duyduk. Türk Silahlı Kuvvetleri erke el koymuştu ve
bildirge üstüne bildirge yayınlayarak demir yumruğunu da solun ve sosyalistlerin tepesine
indirmek üzere eyleme geçmişti. Artık Beşlilerin ağzından çıkan her söz ( Tıpkı bugün 18 yıldır
cumhuriyeti yöneten parlamenter yönetimden tek adam yönetimine sürüklenen
ülkemizde Erdoğan'ın da ağzından çıkan söz tıpkı 12 Eylül Faşist darbesini
gerçekleştiren Emperyalist ABD piyonlarının ki gibi yasa sayılıyor ve zaman yitirmeksizin uygulamaya
geçiliyordu!)
Siyasi partilerin, demokratik kitle
örgütlerinin, sendikaların üye ve yöneticilerinin evleri, iş yerleri anında
basılıyor, üye ve yöneticileri işkenceden geçirildikten sonra tutuklanarak
cezaevlerine gönderiliyordu. Tutuklanan kimileri işkencede yaşamlarını
yitirirken, kimileri gözaltında kayboluyor, kimilerinin izine ise
aylarca rastlamak olası değildi. Ülke, dışarısı ve içerisi ile büyük bir ceza evine çevrilmişti. İşkenceler akıl almaz boyutlarda
uygulandığı için bütün yasaklamalara ve saklamalara karşın yapılanların kokusu
ta dünyanın öbür tarafında bile duyuluyor, dünyanın bütün gözleri ülkemizdeki
faşist işkencecilere çevriliyordu. 12 Eylül faşizminden zarar görenler salt
sosyalistler değildi.
Zarar görmek için namuslu bir yurttaş olmak bile yeterli nedendi. İşte bu yüzden insanlara büyük
acılar yaşatıldı. Biraz daha şanslı olanlar, yakalarını
sürgün ve 1402'lik olarak işten atılarak kurtarırken, kimileriyse yıllarını
cezaevlerinde geçirerek büyük bedeller ödemek zorunda kaldılar. Mamak, Metris,
Diyarbakır ve daha başka cezaevleri bu uygulamaların devamı
olarak dünya çapında nam saldı.
Tutuklananlar
aylarca ve hatta yıllarca duruşmaya çıkarılmayarak bu cehennem ortamında
yaşatıldılar. Sistemli olarak Cezaevlerinde yapılan işkencelerde yaşamlarını
yitirenler oldu. İlhan
ERDOST kaba dayak yüzünden Mamak'ta beyin kanaması geçirerek yaşamını
yitirdi. Daha başkaları aynı sonu paylaşırken çokları da sakat
kaldı. Bütün bu yapılanlara karşı ilerici, devrimci, sosyalist tutuklulardan tavır
gelmekte gecikmedi. Cezaevlerinde günlerce süren direnişler başladı.
Bu direnişleri ve işkenceleri dışarı yansıtmaması için her türlü
yazılı ve sözlü basına yasak kondu ve yıllarca sürecek olan insanlık suçları
işlendi. Artık sermaye
rahatına ermiş, astığı astık, kestiği kestik vurgununa ve
talanına kavuşmuştu. İşçiler haklarını almak için grev yapamadıkları gibi
örgütlenme haklarından da yoksun kalmışlardı. Emekçi kitleler ekonomik
boyunduruğa vurulmuş, açlık ve yoksulluğun pençesine atılmışlardı.
İşbirlikçi sermayeye ve yabancı emperyalist ortaklarına gün
doğmuştu. 24 Ocak
kararları silahların gölgesinde uygulanmaya başlanmış,
ekonominin dümeni Turgut Özal’ın eline verilmişti. Talan ve köşe dönmecilik
yediden yetmişe herkesin ereğine dönüşmüş, insani ne kadar değer yargısı varsa
tersine çevrilmişti.
Kenan
EVREN, Faşist ve ırkçı darbe sonrası
dilinde Kuran dilinde tıpkı Erdoğan gibi Kuran ayetleri alanlarda kitlelerin
karşısına çıkmış, kendini yalan ayetlere vermişti. Sözüm
ona dinsel ögelerin yatıştırıcılığına soyunmuş, her köşe başı Kuran kurslarıyla donatılmıştı. İmamlara Suudi Arabistan
kaynaklı parasal destek verilmesi günün modası sayılırdı. Laiklik adı
altında ikiyüzlü gerici
ve ırkçı sözde Atatürkçüler tarafından bol bol konuşulmasına karşın, toplum
tarikatçıların otlağına çevrilmişti.
O dönemde devlet tarafından iyice palazlandırılan kökten dinciler,
hem mali açıdan hem de kitle desteği olarak iyice güçlenmişler, yaşamın her
alanına sızmışlardı. Gün onların günüydü ve toplumu çağ dışı bir
karanlık tehdit eder hale gelmişti. Fetullah
Gülenler ve daha başka karanlık yüzlü hocalar kıyı bucağı
iyice doldurmuşlardı. "12
Eylül antı demokratik ırkçı darbe sonrası 20 yılda yapılamayan
bazı cumhuriyet ve Atatürk devrimlerinin yok edilmesi için 12 Eylül’ün devamı
olan ve Amerika tarafından kuruluşu ve iktidarı 18 yıldır desteklenen AKP tarikatların
kontrolünde siyasi gücünün doruğuna gelmişti."
Hangi taşı kaldırsanız altından yolsuzluk fışkırıyordu. Beşliler den Tahsin ŞAHİNKAYA,
yolsuzluğun başını çektiği için, içinde uyuşturucu ticareti yapan Güney Amerika
ülkelerindeki generaller de dahil, dünyada 25 zengin generalin arasına giren
bir servete sahipti. Bakanların, bürokratların, milletvekillerinin adları
yolsuzluklara karışmıştı. Bir başka deyişle; at binenin,
kılıç kuşananındır. 12 Eylül ve onun himayesinde erkte oturanları
en iyi anlatan sözcüklerden biri yolsuzluk sözcüğüydü.
İyice budanmış olan 1961 ANAYASASI, 1982 ANAYASASI ile yürürlükten tamamıyla kaldırılmış,
temel hak ve özgürlükler sonuna kadar kısılmıştı. Yasa yerini keyfiliğe
bırakmış, Beşlilerin söyledikleri, yasa yerine geçmişti. 1982 ANAYASASI demokrasi karşıtı bir uygulama ile %90'ları aşan bir çoğunlukla kabul ettirilmiş ve 12
Eylülcülerin yaptıklarından dolayı yargı önüne çıkarılamayacaklarına dair bir
yasa maddesi de Anayasa'ya konulmuştu.
Kurulan Sıkıyönetim Mahkemeleri, yöntem ve
temel açıdan yasal dayanaktan yoksun olup keyfi bir işlerliğe sahipti. "Tıpkı FETÖ ve
AKP’nin Ergene-kon Mahkemeleri gibi? O
günde bugün de siyasi sanık olarak mahkeme önüne getirilen kimseler düşman
muamelesi gördüğü için hiç bir yasal haklarını kullanamaz durumdaydılar".
Avukatlar savunman görevini yapmaları için konuşma haklarını kullanamadıkları
gibi sık sık yargı heyeti tarafından duruşma salonundan atılıyordu.
Yaşları küçük olmasına karşın, Erdal EREN ve Necdet ADALI ölüm
cezası alıyor ve karar hiçbir aşamada düzeltilmeksizin ölüm cezaları infaz
ediliyordu. Dönem;
Yasaların hiçe sayıldığı bir dönem olup, uygulamalar neredeyse açıktan açığa öç
alımına dönüştürülüyordu. Ülke içinde hiç kimse hak ve özgürlüklerini
kullanamaz duruma getirilmişti. O dönem, başını Aziz NESİN’İN çektiği
ve AYDINLAR DİLEKÇESİ olarak
bilinen dilekçeciler bile cuntanın hışmına uğramaktan kurtulamamıştı.
Tutuklamalar, yargılamalar yıllarca sürmüş, baskı ve yıldırma
politikası bir karabasan gibi ben aydınım diyenlerin tepesine çökmüştü. İç
ve dış borçlar 12 Eylülcülerin döneminde neredeyse üçe
katlanmış ve ülkenin öz kaynakları faiz ödemelerine harcanır olmuştu. IMF'den, Dünya
Bankasından ve emperyalist güçlerden gelen istekler
tartışmasız uygulamaya konulmuş, özelleştirme talanını yeni liboşlar bir
kurtuluş gibi savunmaya başlamışlardı. Dört eğilimi partisine taşıdığını söyleyen
dönemin ANAP Lideri
ve Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL'IN parlamentoyu taktığı falan yoktu.
" Tıpkı
Erdoğan'ın bugün tamamlamak istediği yarım kalmış parçalanmanın tamamlanması
isteğinde olduğu gibi" Bütün kararların
ağababası dünde bugün de ABD sayıldı. Zaten o günde bugünde parlamentodan dişe dokunur bir karar çıkması
da eşyanın doğası gereği olanaksız gibiydi çünkü o günde bugünde tam 60 yıldır
etkin bir muhalefet asla TBMM çatısı altında olmadı. "Çünkü AKP, ‘de ANAP’ta
hatta CHP ‘de dahil bazı dönemlerde dönekleri, dincileri, faşistleri, tatlı su
liboşlarını doldurmuş bir padişah havası yaşıyorlar da ondan etkin
değil." “Tıpkı
günümüz AKP’si ve ayak oyunlarıyla
seçilmiş kaçak sarayda olan Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi”... Kitlelerin yoksulluk düzeyi
gitgide artmasına karşın zamların önünü almak olası değildi.
Türk parası sürekli olarak değer yitirerek eriyor, dışa bağımlılığın
dayanakları her geçen gün biraz daha güçlendiriliyordu.
Türk Parasını Koruma Kanunu da iptal edildiği için, Amerikan Doları günlük
yaşamımıza neredeyse tamamıyla girmiş bulunuyordu. Artık, Amerika bizi bir kağıt
parçasıyla soyup soğana çevirmeye başlamış, üretmeden tüketmek moda bir
hastalık haline gelmişti. Koskoca
ülke ekonomik, sosyal, siyasal açıdan 12
Eylülcülerin cenderesi altında iyice sıkıştırılmış, yozlaşmalar uç safhaya
varmıştı. Zenginler bir eli yağda bir eli balda dikensiz gül bahçesinde har
vurup harman savuruyorlardı. Bütün bunlara karşın bunlara;
birisi çıkıp bu suyun bolluğu nereden geliyor diyemiyordu. Kitlelerin
uyutulması için bol bol milliyetçilik ve dincilik yapılarak toplum içten içe
çökertiliyordu.
SONUÇ OLARAK: 12 Eylülcüler ülkemizin kentlerine, sokaklarına, caddelerine faşizmin kara bayrağını asmışlar emekçi
kitleleri inim inim inletmişlerdi. Bugün çektiklerimizin neredeyse tamamı 12 Eylülcülerin suçuydu ve yaptıkları yanlarına kar kalmamalıydı.
Başkalarının bellekleri balık belleği olabilir, biz Kemalist Atatürkçüler ve
sosyalistler ülkemizin hem sahipleri hem (vicdanların-dayız) hem de
belleğimiz. Bu nedenle, bir kez daha diyoruz ki:
12
EYLÜL KARANLIĞI VE TARTTIĞI KAOS!...
12 Eylül 1980 tarihinde Konsey
Başkanı Ahmet Kenan Evren, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmasıyla, Milli
Güvenlik Konseyinin 1 numaralı bildirisini kamuoyuna açıklamıştı. "Türkiye
Cumhuriyetinin varlığına, bağımsızlığına ve rejimine yönelik fikri ve fiziki
hain saldırıların olanca genişliği ve şiddetiyle süre geldiği bir ortamda
milletimiz için başkaca bir çıkış yolu kalmadığı" gerekçesiyle Türk
Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştu. Aynı gün, CIA’nin Türkiye temsilcisi Richard Perle ABD'ye
telefonla bilgi veriyor; our boys did it yani
bizim çocuklar başardı diyor.
Artık yeni bir döneme giriliyordu ve bu dönem faşizmin yarattığı zeminde korkunun ve dehşetin, kan
ve gözyaşının, umutsuzluğun ve yılgınlığın hüküm sürdüğü, insanların zorbalığa
perde aralarından seyirci kaldığı aynı zamanda umudun ve faşizme karşı direnişin
de bir arada yaşanıldığı kara gün olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı. TBMM kapatıldı, anayasa yürürlükten kaldırıldı.
Daha sonra yürürlüğe konan 27 Ekim 1980 ve 2324 sayılı
"Anayasa Düzeni Hakkında Kanun", "Geçici Anayasa" niteliği
taşıyordu. Yasa, 1961 Anayasasının birçok
maddesini değiştiriyor ve TBMM'nin yetkilerini Milli Güvenlik Konseyinin,
Cumhurbaşkanının yetkilerini Konsey Başkanının kullanacağını, MGK'nin
karar, bildiri ve yasalarının anayasaya aykırılığının öne sürülemeyeceğini
hükme bağlıyordu. Böylelikle de 12 Mart ve 27
Mayısa karşın 12 Eylül faşist yönetimi, anayasal güvence altına alınarak
kalıcılaştırılıyordu.
Tüm il, ilçe belediye başkanları görevden alınmış ve yerlerine
Sıkıyönetim komutanlıklarınca atama yapılmış, birçok belediye başkanı gözaltına
alınmıştır. Çıkarılan
yasa ve yayınlanan bildirilerle, hukuksuz gözaltı ve tutuklamalarla, ülkede
polis devleti uygulaması yerleştirilmiştir. 12.8.1981 tarihli "Takip
edilecek şahıslar hakkındaki emir" ile insanların mezheplerine kadar fişlenmesi
ve ülkede fişlenmeyen insanın kalmaması sağlanmıştır.
Tüm grev ve lokavtlar
kaldırılmış, DİSK, MİSK ve HAK-İŞ 'in hesaplarına ve bütün belgelerine
Sıkıyönetim tarafından el konulmuştur. TÜRK-İş’e
bağlı Yol-İş ve Petrol-İş'in birçok
şubesi kapatılmıştır. DİSK, MİSK ve HAK-İŞ gibi
sendikaların yöneticileri, iş yeri temsilcileri, üyeleri gizli örgüt üyesi
olmak suçlamasıyla sorgulanmış, tutuklanmış ve yargılanmıştır. 19.9.1980'de 1402 sayılı
yasa ile yapılan değişiklikle tüm kamu personeli gibi Üniversite elemanlarının
gerekçesiz olarak görevlerine son verme yetkisi Sıkıyönetim komutanlıklarına
bırakılmıştır.
6.11.1981'de çıkarılan Yüksek Öğretim
Yasası ile üniversitelerde bilimsel özerkliği yok eden yasal düzenleme
yapılmıştır. Sıkıyönetim komutanları "Güvenlik soruşturması" adı
altında üniversitelerdeki nitelikli öğretim kadrosunu tasfiye etmiştir. Öğretmenlerin büyük
çoğunluğunun üyesi bulunduğu TÖB-DER'in merkezi ve 670 şubesi
kapatılmış, merkez ve şube yöneticileri, üyeleri gizli örgüt üyesi olmak
suçlamasıyla sorgulanmış, tutuklanmış ve yargılanmıştır.
Türkiye
Cumhuriyetinin temel ilkelerinden olan laiklik ilkesi rafa kaldırılmış;
okullarda zorunlu din dersi uygulaması getirilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığınca,
yurt dışına çok sayıda din adamı gönderilmiş ve bunlardan 260 görevlinin
maaşının, Kenan Evren'in onayıyla,
Suudi Arabistan merkezli, Rabıta-ül
İslam örgütünce ödenmesi sağlanmıştır. "Atatürk
Yüksek Kurulu, 20 Haziran 1986 günü
Cumhurbaşkanı Kenan Evren başkanlığında toplanarak, Türk İslam Sentezini temel
alan bir kültürün bütün halka kabul ettirilmesine yönelik bir raporu
benimsemiştir".
Barış Derneğinin merkez ve
şubeleri kapatılmış, yöneticileri
üyeleri gözaltına alınmış, tutuklanmış ve gizli örgüt üyesi olmak suçlamasıyla
yargılanmıştır. Ülkede örgütlü her türlü yapıyı yok etmek amacıyla bir kıyım
başlatılmıştır. Meslek örgütlerinin bağımsızlıkları yok edilmiş, Türkiye Barolar Birliği Adalet
Bakanlığı'na, Türk Tabipler Birliği Sağlık
Bakanlığı'na, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Bayındırlık
Bakanlığı'na bağlanmıştır. "Üstelik Atatürkçülüğü ağzından düşürmeyenler
tarafından, Atatürk'ün mirasları kabul edilen Türk Dil Kurumu ve
Türk Tarih Kurumu da kapatılmıştır".
12 Eylül'le başlayan süreçte; son
derece sistemli ve baskıcı bir sansür politikası uygulanmıştır. Yazıları
nedeniyle birçok gazeteci tutuklanmış, yargılanmış ve mahkum olmuştur. Tüm
basın organları en az bir kez kapatılma cezası almıştır. TRT'nin yayın
politikası tümüyle Milli Güvenlik Konseyi tarafından
belirlenmiş, 14.9.1980 tarihinde
TRT Genel Müdürlüğü'ne "Haberlerde uyulması gerekli Kurallar" adıyla
ağır bir sansür metni tebliğ edilmiştir. Sanat eseri olan filmler, dizi
filmler dahi sakıncalı bulunarak yayından kaldırılmış, dahası yakılarak yok
edilmiştir.
Birçok yayınevine ait kitap,
dergi vb. bir yargı kararı olmadan sadece Sıkıyönetim Komutanının emri ile el
konulmuş ve yüz binlerce adet kitap imha edilmiştir. 12 Eylül dönemi temel hak ve özgürlüklerin, tüm
siyasal ve ekonomik özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı, sıkıyönetim
komutanlıklarınca kurulan mahkemelerde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği,
işkence ve gözaltında kayıpların günlük olağan işlere dönüştürüldüğü, ülke
insanlarına; yasal partilerin, sendikaların, derneklerin ve hatta
kooperatiflerin "gizli örgüt" sayıldığı akıl almaz bir süreç
yaşatılmıştır.
Tüm
karşı örgütlere, özel olarak sola saldıran cuntanın,
demokratik güçler ve sosyalistlerin ezilmesi için ülkede başlattığı insan avı
toplumda teslimiyet ve çaresizlik duygusu yaratmış, halkın politikaya ve sosyalist
düşünceye karşı tutum içine girmelerine neden olan koşulları içselleştirmiştir.
Binlerce aydının, ilerici ve demokrat unsurların bedensel ve ruhsal olarak
çökmesine; o güne dek önem taşıyan bütün değerlerin öneminin yitirilmesine
neden olmuştur. Sola
karşı İslam felsefesini topluma dikte eden 12 Eylül cuntası, bugünün imam tipleştirilmişler eğitim sistemini, her türlü haksızlığa ve
oldubittiye karşı yurttaş tepkisini veremeyen bir insan tipini, tümüyle ''dışa
bağımlı'' ve ''köleleştirilmiş'' bir ülkeyi öngörüyordu.
O günlerde yaşananlar bu günün
gençleri için anı bile değil. Ancak o
günlerde bin bir türlü acı ve yaşam pahasına ödenen bedeli
bu günün gençleri başka türlü ödemek zorundalar. Onlar post
modern adı verilen düşsel bir dünyada kendilerine ve tarihlerine yabancı olarak
yaşamaya mahkum edildiler. Yaşamı ve dünyayı kanın ve insan onurunun,
iş takibinin ve kadın ticaretinin aynı sayfalarda yer aldığı gazetelerden
öğreniyorlar. Akıl-dışı, bilim dışı
hurafelerden medet umuyorlar. Bu yüzden de kayıtsızlar her şeye, 12 Eylül darbesi
bir oldubitti değildir. Yaratılmak istenen insan tipinin
tohumlarının kanla, akıl almaz hukuk dışı yöntemlerle toplumun bağrına
atıldığı gündür.
Günün anlamı ve önemi için: 12
Eylül 1980 faşist darbe "TARİHİNİ
UNUTANLAR ASLA GELECEĞİNE UMUTLA BAKAMAZ"!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder