27 Aralık 2020 Pazar

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE ANKARA

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE ANKARA // Ali Berham ŞAHBUDAK… Kurtuluş Savaşının başlatılmasında, TBMM'nin kurulmasında ve Türk ordusunun hazırlanmasında önemli bir olay olan Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 101. yılı kutlanıyor. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, tam 101 yıl önce bugün 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara'ya gelerek Kurtuluş Savaşının temellerini attı ve aynı zamanda TBMM'nin kuruluşunun çalışmalarına önderlik etti. İşte Atatürk'ün Ankara'ya gelişi hakkında detaylar. ATATÜRK'ÜN ANKARA'YA GELİŞİ Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı mağlup sayıldı ve yurdun dört bir yanına yayılan düşman, Sevr Antlaşması gereğince topraklarımızı bölmeye başladı. Urfa, Antep, Maraş, Adana, Antalya ve Osmanlı Devletinin merkezi İstanbul, düşman kuvvetleri tarafından işgal edildi. 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanlar, İzmir'e girdi ve Atatürk 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a çıkarak Kurtuluş Savaşının başlangıcı için temelleri atmaya başladı. Samsun'da halk tarafından büyük coşkuyla karşılanan Mustafa Kemal Atatürk, 12 Haziran 1919'da Amasya'ya geldi ve alınan kararlar 22 Haziran 1919 tarihinde Amasya Genelgesi adı altında yayınlandı. Bu gelişme sonrasında 23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi gerçekleşti ve hemen ardından Atatürk, 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresini topladı. Yapılan kongrelerde milli iradeye dayalı bir hükumetin kurulması ilk hedef olarak belirlendi ve tüm şehirlere telgraflar gönderilerek halkların kendilerine bir temsilci seçmesi istendi. Seçilen temsilciler için toplanma yeri gerekliydi ve Ankaralılar, Atatürk ile temsilcileri Ankara'ya davet etti. Kurtuluş Savaşının en iyi şekilde Ankara'dan yönetileceğini düşünen Atatürk, Ankara'nın coğrafi konumu ve cephelerle olan eşit uzaklığı nedeniyle Ankara'ya gelmeyi kararlaştırdı ve 27 Aralık 1919 tarihinde saat 14:00'te Dikmen sırtlarından Ankara'ya geldi. Ankara halkı, Atatürk'ü ve temsil heyeti üyelerini büyük coşkuyla karşıladı ve bu karşılama Atayı oldukça duygulandırdı. Atatürk, kendisini ve temsil heyetini coşkuyla karşılayan Ankara halkına teşekkür etti. Atatürk'ün Ankara'ya gelişi, bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ve Kurtuluş Savaşının başlatılması için oldukça önemli bir olaydır. TBMM'nin kuruluşu ve Türk ordusunun kurulup çalışmalarına başlaması gibi birçok gelişme ve hazırlık, Ankara'da yapıldı. Milli mücadelenin merkezi haline gelen Ankara şehri, o günlerden başkentlik görevi yapmaya başlamıştı. Bu Makaleme bundan sonrasını sorularla ve Ankara coğrafi olarak nasıl bir konumdaydı bunları yaptığım araştırma ve edindiğim bilgiler ışığında başlamak istiyorum: Önce sıkça sorulan bir soruyu cevaplandırarak başlayayım Atatürk Selanikli miydi, yoksa Ankaralı mı sorusu.? Örneğin: Başka dillerde ’nerelisin?’ sorusu yoktur. İnsanlar uzun süre yaşadıkları veya gönülden bütünleştikleri yeri kendi mensupluğunun ölçüsü sayarlar. Almanlar, ’woher kommen sie?’ (nereden geliyorsunuz?) derler, ’Nerelisiniz?’ demezler. Gerçekten hayatını ayırdığı, vakfettiği, bütünleştiği bir şehrin içinden dünyaya bakan, yeni bir çağdaş ve modern devlet kurmuş bir milletin kaderini yeni baştan yazmış bir dahiyi bir kurucu lideri anlatırken ondan söz ederken cümleler ve kelimeler çok daha bir özenle seçilmeli çünkü bahse konu “ bir insan olmanın ötesinde “ Fikren dünya insanlığının üzerinde olana Atatürk’ten bahsediliyorsa Atatürk'e karşı daha saygın alçak sesle konuşulmalıdır. Türk milletini ve kurduğu bu cumhuriyeti Atatürk’le ve cumhuriyeti oluşturan şehirle köyler vadiler Atatürk’le bütünleşti. Ankara'nın Atatürk'ü, Atatürk’ün Ankara'sı Milli mücadeleye başladığı andan itibaren Mustafa Kemal’in Ankara'sı, Ankara'nın Mustafa Kemal’i, bu İngiliz kayıtlarında dahi böylesine bir tarihi not olarak varsa halen Atatürk gerçekten Selanikli değil, Ankaralıdır ( Sadece Dokuduğu coğrafi bölge Selanik’tir.) Emperyalizm gözü İstanbul’da olduğu bir dönemde, Atatürk’ün Ankara’yı genç Türkiye Cumhuriyetinin Başkent’i yapması aynı zamanda yendiği Emperyalizmde bir meydan okumasıdır.? Emperyalizm, emperyalist tavırlı devletler, Atatürk’ün savaşı kazanmasının hemen akabinde kurduğu devleti kabul etmekte zorunda kaldığının gerçeğidir. Lozan’da bu devletin tapusunu ve ülkenin bağımsızlık belgesini imzaladılar ama, bunu çok içlerine sindirmediler. Bu yüzden ’Büyükelçi gönderelim mi, göndermeyelim mi, gönderirsek İstanbul’da mı otursun, Ankara’da mı otursun’ diye düşündüler. Ankara gibi İmrahor Çayı’ndan ve Saman Pazarı’nın hemen arkasındaki çirkin kokulu derelerden ibaret, söğüdün, kavağın bir kaç gölgesi zayıf iğdenin şehrinde ne diye oturacaklar? Sarayların, kaşanelerin ve yeşilliklerle denizin bulunduğu İstanbul’u terk edip Ankara’ya gelecekler, olur mu öyle şey? 1925, 1926 yılına kadar hiçbiri gelmedi. Direndiler sonunda itilaf devletleri baktı ki Atatürk’ün şakası yok tıpış tıpış Atatürk’ün ayağına yarı büklüm olmuş bir şekilde karşısında dizildiler. İŞTE TAMDA MEYDAN OKUMA BURADA BAŞLIYOR Atatürk dedi (Bu yeni devletin başkenti Ankara’dır). Bu kadarla da kalmadı, (Hepiniz burada büyükelçilik kuracaksınız) dedi. Elinizi vicdanınıza koyun. 27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarından girdiği yerden itibaren Ankara çamur, Ankara kısık ışıklarla perişan, yazları sıtmanın ve sivrisineğin, kışın dumanlı evlerin, dam evlerin şehri. Yenişehir dediğimiz bugünkü Sıhhiye’den yukarısı yok. Çankaya ve civarında bağ evleri var ama, nerede oturulacak? Devlet adamları nerede oturacak, hiçbir yeri beğenmeyen yabancı misyon nerede oturacak? Dünyaya meydan okuma işte burada başlıyor. Kendisi de o dönemde kimsenin oturmadığı Çankaya bölgesini seçti, bunun da bir anlamı var mı? Eski Ankara’nın olduğu Saman pazarı, Ulus ve aşağı Dış kapı ’ya, İstanbul Kapı ve Erzurum kapıların olduğu, sonra kalenin içi olan yere kadar baktığınızda buraları bir baş şehir olmaz. Onun dışında kurak bir çöl. Şimdi ki AOÇ’nin olduğu yer bir facia, tama men taşlık. Şimdiki Söğütözü’nün olduğu yerde, bir tek orada söğüt ağaçları var. Çankaya’ya giderken bir de papazın bağı diye bilinen bir yer var, hakikaten bir papazın ağaçlandırdığı bir yer vardı. Ankaralıların oturduğu asıl şehir ile bağ evlerinin arasında büyük bir boşluk vardı. Sıhhiye’den Kavaklıdere’ye kadar olan kısım tamamen boş. Peki, dünya dahisi ulu önder Mustafa Kemal Paşa ne yaptı? Dünyaya kafa tutacak bir yere çıktı, bir yalçın kayanın tepesine. İşte tamda burası bu bakımdan bir bağımsızlık tepesidir diyerek Çankaya. Ankara, bağımsızlığın haykırıldığı yerdir. Atatürk Ankara’ya geldikten sonra bugün Kacak Saray kurulan AOÇ’nin tam bir çamur ’facia’ ve mümkün değil orada tek bir söğüt dahi yetişmez diyenler aslında 3-5- yıl sonra çok şaşırmış ve o bölge bir AOÇ’ye dönüştü görmüşlerdi? O dönemde herkes ’ AOÇ’ye nasıl yeşillen dirilir?’ diye düşünmüş. Bir alman getirmişler ve ’Burası nasıl yeşillen dirilir?’ diye sormuşlar. Şimdiki AOÇ’nin olduğu yerden iğrenç bir dere akıyor, sivrisinek kaynağı. Beştepe’nin olduğu yerler ise tamamen kayalık. Getirdikleri Alman, (Buraları yemyeşil kılmak mümkün ama, bu bozkırın iki şeye ihtiyacı var, o da siz de yok) demiş. (Birisi sabır, diğeri para)… Atatürk çok üzülüyor ve ’Bende sabır da var, para da bulunur’ diyor. Çalışmalara başlanıyor. O zaman köylüler, ( AOÇ denilen yeri Gazi Paşa, üzerine binip çalıştığı demir tekerlekli traktörle canlandıracakmış, düşmanları da yendi ama, bu iş zor) diyorlar ve kara kara bakıyorlar. Sonrasında ortaya çıkan AOÇ’yi herkes biliyor. Ve bugün o kadar küçüldü ki, 9. Cumhurbaşkanı Sayın Demirel de çok güzel söylüyor. Ankara'nın akciğeri. Şunu yaptınız, bunu yaptınız küçülttünüz. Oysa saldırmadan, gasp etmeden korumanız, çivi çakmadan betonlaştırma dan 40 yıl sonraya devredeceğiz alanlarınız olmalı. Orada hassas davranmalısınız. Her şeyi yıkarsanız. Yepyeni şeyler kuracağız iddiası ile de olsa, günün birinde gezip nefes alacağınız yer olmaz. AOÇ’nin yıllar içinde ne hale geldiği ortada… Atatürk'e dil uzatanlara ceza verildiği gibi, mirasına el uzatanlara da neden bir ceza verilememiş? Atatürk’ün Çankaya’da oturduğu evi, Ankaralılar alıp hediye ettiler. Bundan sonra Atatürk maaşı ile araziler satın alıp, bunların hepsini Ankara Belediyesi’ne verdi. Ankara Belediyesi’ne bir tek yeri vermedi, o da bizzat kendisinin yaptığı AOÇ’dir. Orayı Ziraat Vekâlet’ine ( bakanlığına ) verdi. Bir düşünün lütfen, bir devlet başkanının parasını vererek, gelecekteki insanlara arsa ayırdığını, onlara gezecek, nefes alacak, top oynayacak yer düşündüğünü hayalinize getirin. Bunu halk korumayacak da, kim koruyacak? Kanunlar mı koruyacak? Halk bu konuda daha duyarlı ve vicdani olabilirdi. Ama bizim halkımızın her şeyi devletten beklemek gibi bir düşünmekte zorlandığım durumu var. 1950’den beri o bölgede birçok yapılaşma oldu. Güzellikleri kanunlar korumaz, güzellikleri güzeli arayan, güzele düşkün olanlar korur. Ama diyeceksiniz ki yapılan saldırılar, Vandalizm ölçeğindeki kapmalar ve küçültmeler hep kanunla yapılmış, doğru… İşte çıkmazımız orada başlıyor. Kimi kime şikâyet edeceksiniz. Ben bu noktada halkın kanunlar çıkmadan önce, gündeme geldiği günlerde medeni tepkilerle sahaya çıkmasını isterdim. YEŞİLLER İÇİNDE BÜYÜMÜŞ BİR ATATÜRK! Atatürk’ün çocuk sevgisi hep ön plandadır, ancak doğaya olan sevgisi çocuk sevgisinden daha az değildir Atatürk’ün doğaya verdiği önem dünyada hiçbir kişiyle mukayese edilemez boyuttadır… Bir insan düşünün, doğumundan ölümün kadar yeşiller içinde büyümüş. Atatürk Selanik’te doğduktan sonra ilk önce çevresinde her yer ağaç ve yemyeşil bir ovayı görerek büyüdüğünü biliyoruz. Ondan sonra askerliğinin bir kısmı cephelerde geçerken, bulunduğu yerlerde de yeşil ve mavi yan yana. Ondan sonra Ankara’ya gelmiş Balkanlar’ın bu yeşil düşkünü çocuğu. Kurak mı kurak, buğday memleketi ama o da çok sevimli bir verimlilikte değil. Onun bağımsızlığı kazandığı gibi, bu iklimi de değiştirdiğini düşünüyorum. Ankara'nın bozkırı, sivrisinek memleketini, yağmurlu memleket haline getiren de odur. Ağaç sevdası Onda müthiş bir şeydi. Atatürk’ün kurtuluştan kuruluşa giden tam bağımsızlık mücadelesi sonunda kurduğu yeni bir cumhuriyete, adeta yerle bir olmuş ülkeyi ve Ankara’yı sıfırdan inşa edilen bir başkent yapan Atatürk’ün aynı zamanda da bir belediye başkanı gibi de çalıştığı söyleye biliriz doğaya duyarlı yerleşime önem veren ön görü sahibi bir başkan gibi? Eski anlamıyla belediye, iskan olunmuş, yerleşilmiş yerdir. Böyle bir yerde belediyenin başı aynı zamanda oradaki en üst mülki amir idi. Eskinin site devletleri gibi düşününün, aynı zamanda yerleşilen yerle birlikte medenileştirilen ve medeniyetin biçimlendirildiği, herkesi de o biçimlendirmenin içinde kaynatıp birbirine benzeştirdiği yer demek. “Böyle baktığınızda yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti Büyük bir Belediyesi’nin Cumhurun başı ise Atatürk olduğu gibi, Bu anlamıyla da Atatürk ’Ezeli ve ebedi’ olarak bir belediye başkanımızdır aynı zamanda da”. Belediye ne yapar? Bizi korkmadan gezebileceğimiz ışıklandırılmış bir alana çağırır. Bizim temiz sağlıklı su içmemizi sağlar. Bize yol yapar, bizim dinleneceğimiz, gezeceğimiz alanlar yaratır. Bunun hayalini, bunun rüyasını, tasarımını bundan 101 yıl önce düşünmüş deha adam Atatürk’e belediye başkanlığı unvanı, O’nu küçültmez, O’na yakışır. Ama O’na ’ebedi ve ezeli ve milli’ belediye başkanı derseniz. Son sorum şu olacak: Atatürk'ü ve verdiği mücadeleyi bugün doğru biçimde anlatabiliyor muyuz yeni nesillere? Yarının çocuğuna biz dünün sıkıntısını ve dünün zaferini doğru anlatmakta çok başarılı değiliz. Biz her şey birden kendiliğinden olmuş gibi, bize birileri bir şey hediye etmiş gibi, çekilen çileleri konuşmaksızın, bu ülkeyi emperyalistler işgal etmemiş gibi, bir kanlı boğuşma yaşanmamış gibi, bunlar anlatılınca şovenizm olacakmış gibi, öyle yanlışları doğrular haline dönüştürdük ki, günün birinde çocuklar bu yanlışlara inanırsa, bu ülkenin savunması kalmayacak. “Bir insan düşünün, Balkanlar’ın yeşiller içinde büyümüş. Selanik ve çevresinde her yer yemyeşildir biliyorsunuz. Ondan sonra askerliğinin bir kısmı cephelerde geçerken, bulunduğu yerlerde de yeşil ve mavi yan yana. Ondan sonra Ankara’ya gelmiş Balkanlar'ın bu yeşil düşkünü çocuğu. Kurak mı kurak, buğday memleketi ama o da çok iyi bir verimlilikte değil işte Atatürk’ün geldiği 1919 da ki Ankara böyle bir yerdi. Ali Berham ŞAHBUDAK…

Hiç yorum yok:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ: İFTAR SOFRASINDAKİ AYDINLIK VE KARANLIK? Bugün önümüze düşen o fotoğraflar, aslında bizlere görünü nenin çok...