AKP VE
GÜLEN CEMAATİNİN İTTİFAKI!
AKP’ye kadar ilk ve tek ittifak Fethullah Gülen, ittifakı AKP’nin bağrından doğduğu Milli Görüş ile Nurculuğun içinden koparak bağımsız ve geleceğin en güçlü
dini grubu olan Gülen Cemaati arasındaki ilk ittifak 1973 seçimlerinde oldu.
“Milli Görüş’ün kurucusu Erbakan,
siyasete girdiği Milli Nizam Partisi’nin 1971 darbesiyle kapatılmasının ardından Milli Selamet Partisi’yle yoluna devam
ediyordu. MSP’nin siyaset sahnesinde güçlü bir aktör olmaya başlaması, Nur
cemaatinden bağımsızlığını ilan etmek için uygun zaman kollayan küçük bir
grubun lideri olan Gülen için de bir fırsat doğurmuştu. MSP’nin de Nurcuları yanına çekmek istemesiyle
Erbakan ile Gülen arasında bir yakınlaşma başladı”.
Fethullah Gülen, 1973 seçimlerinde çevresindekileri de MSP’ye oy vermesi
için yönlendirmesi ikili arasındaki ilk ittifaktı. AKP iktidarına kadar iki
yapı arasında gerçekleşen bu tek ittifak döneminde İzmir’i merkez alan ve yakın
çevredeki birkaç ilde etkinliği olan Fethullah Gülen de Nurculardan kopuşunu
ilan etti. Gülen’in küçük grubu, ittifak kurduğu MSP’nin tüm ülkeye yayılan il
ve ilçe teşkilatlarıyla neredeyse köylere kadar ulaşabilmenin yolunu da böylece
buldu.
Ancak
MSP’lilikle Gülenci olmanın iç içe geçtiği bu ittifak kısa sürede sonlanırken,
AKP iktidarına kadar da iki grup beraber durmak bir yana aksine birbirlerine
rakip oldular. Gülen, yeterince güçlendiğine inanarak MSP’lilikten kurtulması
gerektiğine karar verdi. Sahip oldukları yurt ve dershanelerin sorumluları,
Cemaat’in çeşitli kurumlarındaki görevler gibi çekirdek kadrolar MSP’li
olanların elinden alınarak Fethullahçı olanlara veriliyordu.
Hep MSP kadrolarının değiştirilmesi dikkat
çekince partililer durumu anladı. Gülen Cemaati içinde, “MSP’lilik-
Fethullahçılık” tartışmaları başladı. Cemaatçiler,
siyaset yerine başka hizmetlerin yaygınlaştırılması gerektiği ve Erbakan gibi
devlete muhalif olarak hizmet edilemeyeceğini söylüyordu. Hatta
aksine, devletten yana durmanın mesafe kat etmekte yardımcı olacağını
savunuyorlardı. Cemaat ve parti için kalan tartışmaları ortalığa döken,
Gülen’in 24 Haziran 1980’de verdiği bir vaazda isim vermeden MSP’yi ve yayın
organı Milli Gazete’yi eleştirmesi oldu. MSP’li gençliğin bir kısmında cüppe ve
sarık giyme modasının yaygınlaştığı o tarihlerde Gülen verdiği vaazda,
“Cüppeyle, sarıkla bu işler olmaz, paçavra gibi bir gazeteyle bu iş yürümez”
deyince tartışmalar ortalığa döküldü.
Gülen’in
bu sözleri, özellikle kırsal kesimdekiler başta olmak üzere çoğunluğu
MSP’lilikten henüz kopmamış olan cemaat içinde büyük tepki çekti. Söz konusu
vaazın olduğu kaset hemen piyasadan çekilerek imha edildi. Fethullahçılarla
MSP’lilerin ilk gerginliği olan bu olayda cemaatçiler partililerin öfkesi
yatışsın diye yanlış anlaşıldıklarını söyleyip sessiz kalmayı tercih etse de
büyük bir kopuş yaşandı. Kısa süre sonra gelecek olan 12 Eylül 1980 darbesiyle
MSP kapatılıp Erbakan da cezaevine gönderilince, Gülencilerle yaşanan kavga o
dönem için noktalandı. Darbeyle birlikte Gülen için de İslamcı camianın en
kitlesel grubuna dönüşen ve lidersiz kalan MSP tabanıyla bölünmeler yaşayan
diğer cemaat ve tarikatları hareketinin içine çekmenin de yolu açılmış oldu.
BUNDAN SONRASINI İSE gazeteci Ahmet Şık’
dan dinleyelim “Gülen cemaatinin ve Milli Görüşle AKP’nin yakınlığını?
Emniyet'teki
cemaat yapılanmasıyla ilgili "İmamın ordusu" adlı kitabı yazdığı
sırada tutuklanan ve 375 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan gazeteci Ahmet Şık, Gülen cemaatinin Milli Görüş ve AKP ile
1970’lerden bugüne uzanan ilişkisini yazdı. Gülen cemaatinin AKP’nin içinden
çıktığı Milli Görüş geleneğiyle tek ittifakını 1973 seçimlerinde yaptığını
yazan Ahmet Şık, iki taraf arasındaki işbirliğinin kısa sürdüğünü ve 12 Eylül
1980 darbesiyle MSP kapatılıp Erbakan da cezaevine gönderilince, Milli Görüş
ile cemaat arasındaki kavganın o dönem için noktalandığını belirti.
‘İttifaktan düşmanlığa:
AKP – Cemaat’ “Yeni Türkiye” denilen garabetin kurucu
güçleri olan AKP ile Gülen Cemaati arasındaki savaş, gündemin tek belirleyici
unsuru. MİT soruşturmasıyla kamusal alana taşan, dershaneler çatışmasıyla
şiddetlenen, yolsuzluk soruşturmalarıyla bir meydan muharebesine dönüşen savaş,
Recep Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’in söyledikleri ve yaptıklarına
bakılırsa kolay biteceğe de benzemiyor.
Hep MSP kadrolarının değiştirilmesi dikkat
çekince partililer durumu anladı. Gülen Cemaati içinde, “MSP’lilik-
Fethullahçılık” tartışmaları başladı. Cemaatçiler,
siyaset yerine başka hizmetlerin yaygınlaştırılması gerektiği ve Erbakan gibi
devlete muhalif olarak hizmet edilemeyeceğini söylüyordu. Hatta
aksine, devletten yana durmanın mesafe kat etmekte yardımcı olacağını
savunuyorlardı. Cemaat ve parti için kalan tartışmaları ortalığa döken,
Gülen’in 24 Haziran 1980’de verdiği bir vaazda isim vermeden MSP’yi ve yayın
organı Milli Gazete’yi eleştirmesi oldu. MSP’li gençliğin bir kısmında cüppe ve
sarık giyme modasının yaygınlaştığı o tarihlerde Gülen verdiği vaazda,
“Cüppeyle, sarıkla bu işler olmaz, paçavra gibi bir gazeteyle bu iş yürümez”
deyince tartışmalar ortalığa döküldü.
Tarafların her ikisi demokrasi, barış ve temiz toplum için mücadele
ettiği iddiasında. Dini ve etik değerlerin de alet edildiği bu savaşta
tarafların ihtiyaç duyduğu yalanlar, kendilerine gönül verenler nezdinde
gerçeklerden daha çok itibarlı. Ancak yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Her
ikisi de sistemin ve toplumun demokratikleşmesini değil, kendi otoritesini
hâkim güç kılmak üzerinden içinde örgütlenmek istedikleri devleti ele geçirmek
isteyen güç odakları. Bu savaş ne demokrasi ve temiz toplum ne de birilerinin
iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece devletin sahibi
kim olacak diye savaşılıyor.
Ancak bu savaşı bugün yaşananlara bakarak
okumak hatalı. Çünkü ikili arasındaki ittifakın da husumetin
de geçmişi hayli eskiye, 1970’lere dek uzanıyor. Bu husumetin en önemli nedeni
ise Fethullah Gülen ve cemaatinin her zaman hâkim otoriteden, devletten yana
saf durmayı düstur edinmesiydi. Geçmişin devlet iktidarı Necmettin Erbakan ve
Milli Görüş Hareketini İslam’da radikalleşmenin temsilcisi olarak görüyordu.
İşte bu radikalleşmenin karşısına çıkarılan ılımlı İslam’ın temsilcisi
konumundaki Gülen ve cemaati adeta Milli Görüş’ten korkanların panzehiri olarak
sunuldu. Başka bir deyişle Fethullah Gülen kendisine biçilen rolü ve verilen
görevi bile isteye kabul etti.
Gülen, 28 Şubat’ın savunucusu AKP’nin iktidara geldiği 2002
seçimlerine kadar Gülen Cemaati ile Milli Görüş arasında birçok ayrışma yaşandı
İkili arasındaki, günümüze kadar uzanan süreçteki en büyük kırılma 28 Şubat
1997’deki darbe sırasında oldu. Siyasal İslam’ın Türkiye’de legal siyaset
alanında 1990’larda başlayan yükselişiyle işbaşına gelen Tansu Çiller ve
Necmettin Erbakan ortaklığındaki hükümetten memnun olmayan asker 28 Şubat
1997’de bir kez daha sahneye çıktı. Ordunun demokrasi ve siyaseti karanlığa
gömen gölgesiyle “şeriatçılık” adı altında bir cadı avı başlamıştı.
Tıpkı sistemin işine gelmediği herkesin
yakın geçmişte “Ergenekoncu” şimdi de “Paralelci” denilerek fişlenmesine benzer
bir şekilde siyasetçisinden öğretmenine, bürokratından sermaye sahibine kadar
herkes şeriatçı, tarikatçı ya da cemaatçi olmakla suçlanıyor, bu suçlamalarda
yürütülen psikolojik savaş unsurlarıyla destekleniyordu. Türkiye siyasi ve
toplumsal tarihinin yaşadığı fiili son askeri darbe olan 28 Şubat’la birlikte
seçimlerle işbaşına gelen RP hükümetten düşmekle bırakılmayıp kapatılacaktı.
Fethullah
Gülen ve cemaatinin siyasi ve toplumsal alandaki en büyük rakibi bir kez daha
oyun dışına itilecekti. Hem de Fethullah Gülen’in katkılarıyla. Darbenin
Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini hızlandırdığı iddiasındaki Gülene göre 28 Şubat’ta muhtıra verildiğini
söylemek askerin günahına girmekti. Gülen’e göre hükümeti düşüren MGK kararları
tavsiyenameydi. Gülen savunmakla kalmadığı darbeyi meşru kılmak adına Erbakan’a
istifa çağrıları yapmıştı. MGK kararlarını
silah zoruyla dayatanların, Cumhuriyet ve laikliğin en büyük tehdit altında
olduğu bir dönem olduğu için sorumluluk bilinciyle hareket ettiklerini ve masum
olduklarını ifade eden Gülen, darbecilerin sevap alacaklarını bile söylemişti.
Gülen’in bu tutumuyla Milli Görüş’le
arasına kalın bir duvar örülmüş oldu.
ABD ve İsrail’e karşı
yaklaşım farkı
Tarafların her ikisi demokrasi, barış ve temiz toplum için mücadele
ettiği iddiasında. Dini ve etik değerlerin de alet edildiği bu savaşta
tarafların ihtiyaç duyduğu yalanlar, kendilerine gönül verenler nezdinde
gerçeklerden daha çok itibarlı. Ancak yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Her
ikisi de sistemin ve toplumun demokratikleşmesini değil, kendi otoritesini
hâkim güç kılmak üzerinden içinde örgütlenmek istedikleri devleti ele geçirmek
isteyen güç odakları. Bu savaş ne demokrasi ve temiz toplum ne de birilerinin
iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece devletin sahibi
kim olacak diye savaşılıyor.
İkiliyi
karşı karşıya getiren bir diğer olay ise ABD’nin 1991 Körfez Savaşı sırasında
Irak’a saldırması sırasında oldu. ABD
bombardımanları nedeniyle Irak’ta her gün, aralarında çocuklar ve kadınların da
bulunduğu sivil halktan çok sayıda kişi ölüyordu. Türkiye’deki, geleneksel
olarak anti- Amerikancı ve anti-Siyonist tutum alan İslamcı camia da
tepkiliydi. Ancak Fethullah Gülen yaptığı bir konuşmada, Irak’ın İsrail kentlerine
yönelik füze saldırısında ölen ve yaralanan İsrailli bebeklerin kendisini çok
üzdüğünü belirterek ağladığını söyledi. İslamcı camiadaki Siyonist
düşmanlığının had safhaya çıktığı bir dönemde yapılan bu konuşma büyük tepki
çekti. Dönemin RP’li siyasi aktörlerinden ağır eleştiriler yöneltildi.
Cemaat’in yayın organı Zaman
gazetesi de Gülen’i savunmak için, Irak’ın yanında olduğunu açıklayan
Erbakan’ın, ABD müttefiki olan Suudi Arabistan kralına savaşta başarılar
dileyen mesaj göndermesini haberleştirdi. Zaman gazetesi Erbakan’ı
ikiyüzlülükle suçluyordu. Aslında günümüzde de yansımalarını gördüğümüz bu
farklılık iki hareketin ABD ve İsrail’e karşı tutum alışlarıyla yakından
ilgiliydi. Erbakan ve dolayısıyla Milli Görüş hareketi katı bir “Batı ve Siyonizm
düşmanlığı” içinde kendini var etmişti. Milli Görüş çizgisinin aksine Gülen ve
cemaati ise bu iki güce rağmen bir güç odağı olunamayacağının bilincinde bir
İslami cemaat olarak kendini var kıldı. Yani dünyanın egemen gücü ve tetikçisi
iki gücün gölgesinde ve onların etki alanında büyüyen bir güç olmayı tercih
etti.
İkiliyi
karşı karşıya getiren bir diğer olay ise ABD’nin 1991 Körfez Savaşı sırasında
Irak’a saldırması sırasında oldu. ABD
bombardımanları nedeniyle Irak’ta her gün, aralarında çocuklar ve kadınların da
bulunduğu sivil halktan çok sayıda kişi ölüyordu. Türkiye’deki, geleneksel
olarak anti- Amerikancı ve anti-Siyonist tutum alan İslamcı camia da
tepkiliydi. Ancak Fethullah Gülen yaptığı bir konuşmada, Irak’ın İsrail kentlerine
yönelik füze saldırısında ölen ve yaralanan İsrailli bebeklerin kendisini çok
üzdüğünü belirterek ağladığını söyledi. İslamcı camiadaki Siyonist
düşmanlığının had safhaya çıktığı bir dönemde yapılan bu konuşma büyük tepki
çekti. Dönemin RP’li siyasi aktörlerinden ağır eleştiriler yöneltildi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder