29 Eylül 2019 Pazar

ONURLU İNSANLAR İÇİN “Onurlu Yaşamanın Bedeli”!


ONURLU İNSANLAR İÇİN “ Onurlu Yaşamanın Bedeli”!

Önemli olan her şeye rağmen yaşamak değil, onurlu yaşamaktır. İnsan için hayattan daha değerli şeyler vardır. Gerektiğinde insan bu değerler için canını ve malını seve seve verir. Irzını, namusunu, şerefini, dinini, vatanını korumak için her fedakarlığa katlanır. Yaşamaktan daha değerli şeyler olmasaydı insan hiçbir şey için ölümü asla göze alamazdı.
Fakat bu tespitlerimiz onurlu insanlar için geçerlidir. Gayesi sırf yemek-içmek, mevki-makam, para-pul, eğlence, cinsellik olanlar için bu süfli emeller uğruna feda edilmeyecek manevi değer yoktur.
Onurlu yaşamanın ilk şartı hürriyettir. Kişilik hürriyet ortamında oluşur. Hür yaşamak gür yaşamaktır. Esaret boyunduruktur. Fekkü rakabe = boynu boyunduruktan kurtarma, yani köleyi hürriyete kavuşturma en erdemli amellerdendir. Ancak hürriyete kavuşmak için esirlerin de istekli ve gayretli olmaları gerekir. Köleliği içlerine sindirenler bazen hürriyet mücadelesi verenlere ayak bağı olurlar.
Hz. Musa İsrail oğullarını firavunların esaretinden kurtarmak için hayatını ortaya koydu. Bütün tehlikeleri göze alarak hür yaşamayı firavunun sarayında köle gibi yaşamaya tercih etti. Firavunun hanımı da aynı cesaret ve asalete talip oldu
Tevratta belirtildiğine göre İsrail oğulları Mısır’da Firavunların köleleri olarak dört yüz otuz sene yaşadılar. Bu uzun süre onların kalplerini öldürdü köleliği karakter haline getirdi. Hz. Musa’nın öncülüğünde Mısır’dan çıkarlarken kendilerini firavun ve ordusunun takip ettiğini gördüklerinde paniğe kapıldılar. Feryat edip Musa’ya siteme başladılar: “Mısır’da kabirler bulunmadığı için mi çölde ölmek için bizi buraya getirdin? Bizi Mısır’dan çıkarmakla bize ettiğin bu nedir? Mısır’da sana: Bırak bizi, Mısırlılara kulluk edelim diye söylediğimiz söz bu değil midir? Çünkü çölde ölmektense Mısırlılara kulluk etmek bizim için daha iyi olurdu.” (Tevrat çıkış: 14/11-12) Mısır’dan çıkıp Sin çölüne geldiklerinden iki buçuk ay sonra Hz. Musa ve Harun’a karşı söylenmeye başladılar. Şöyle serzenişte bulunuyorlardı: “Keşke Mısır diyarında et kazanları başında oturduğumuz zaman, doyuncaya kadar ekmek yerken Rabbin eliyle ölseydik. Çünkü bu cemaati açlıkla öldürmek için bu çöle çıkardınız.” (Tevrat, çıkış: 16/1-3)
Görüldüğü üzere baskı ve zülüm rejimleri halkı köleleştirmekte, onların ahlakını bozmakta, ideallerini, ümitlerini söndürmekte onları her şeye boyun eğer hale getirmektedir. Güç ve hakimiyetlerini öldükten sonra da sürdürmeyi düşünen Firavunlar piramitleri, köleleştirdikleri İsrail oğullarını kamçılar altında çalıştırarak yaptırmışlardır. Ölüler için dirilerin harcanmasının mantığı tartışılamamıştır. Çünkü bunu tartışabilecek hür ve cesur yürekler yoktu.
Köleliğin ruhlarına sindiği İsrail oğulları Hz. Musa’nın Kudüse girme emrine de karşı çıktılar ve: “Rabbin ve sen gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız, dediler.” (Maide 24) Onların bu tutumlarına karşı ceza olmak üzere yüce Allah onlara Kudüs’e girmeyi yasakladı. Çölde yaşamaya mahkum edildiler. “Allah buyurdu: Hiç şüphesiz Beytü’l-Makdis 40 yıl onlara haram kılınmıştır. Onlar, 40 sene şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. (Maide, 26) Bu ceza bir bakıma onları terbiye etmektedir.
Zira firavunların esareti altında yaşayıp ruhları köleleşenlerin hürriyet iklimine alışmaları, ruhlardaki esaret tortularının silinmesi, baskılara karşı mücadele ruhunun canlanması, çölün hür havası içinde sağlıklı bir kimliğin oluşması için böyle bir eğitime ihtiyaç vardı. Asırların ruhlarda biriktirdiği tortuların temizlenmesi kolay değildir. Tarihte ki büyük inkılaplar ruhları günah ve esaret pisliklerinden arıtılmış nesillerle gerçekleştirilmiştir.
Hicret de bir bakıma temiz ve nezih bir ortamda temiz ruhlar yetiştirmeye maruftur. Mekke, Medine’de arıtılmış temiz ruhların sahipleriyle fethedildi. Hürriyet ve onurlu bir hayat, firavunun et kazanları başında oturup karın doyurmakla elde edilmiyor, bilakis çölün zor ve acımaz şartlarına alışıp çelik gibi bir iradeye sahip olmakla kazanılıyor. Zevkin, esaretin, hükmün uyuşturduğu ruhlarda direnme gücü olmaz. Böyle bir iklimde sağlıklı bir kimlik inşa edilmez. Hava adamı olanlar dava adamı olamazlar.
Her şeyin bir bedeli vardır. Onurlu bir hayata sahip olmanın da bedeli vardır. Bir şey vermeden bir şey alınmaz. Lütuf bile bir hak ediştir. Neden herkese lütfedilmiyor? Lütuf piyango değildir, bir meziyetin, bir hoşnutluğun karşılığıdır. Kur’an-ı Kerim kesbfiil ve amel kelimeleriyle doludur.
Peygamberlerin mücadelesi insanlığa onurlu bir hayat kazandırma mücadelesidir. Ruhları ve bedenleri köleleştirmeye kalkan firavun ve Nemrutlara karşı verilen hürriyet ve insanlık mücadelesidir. Hayatı değerli kılan değerleri yaşatma ve değersizliğe karşı durma mücadelesidir.
Hz. İsa’nın buyurduğu gibi “İnsan sadece ekmekle yaşamaz.” (Matta, 4/4)
Mücadeleden vaz geçmesi için teklif edilen krallığı, zenginliği, kadını elinin tersiyle itip “Allah bir deyin, kurtulun” diyen Hz. Peygamber onurlu bir hayat savaşının en önde gelen komutanıdır. Mekke’de evlerini, ticaretlerini, yakınlarını terk edip Habeşistan’a, Medine’ye hicret edenlerin mücadeleleri de onur mücadelesidir. Yokluk ve sıkıntı içinde onurlu yaşamak, varlık ve refah içinde onursuz yaşamaktan daha değerli olmasaydı Mekke’nin şirk ortamında servet ve göz kamaştırıcı elbiseler içinde yaşayan Musab b. Umeyr, yokluğu ve sıkıntıları göze alıp da tevhit iklimini solumak için Medine’ye gelebilir miydi? Vücudunu tam örtmeyen yarım elbiseler içinde şehit olmayı göze alabilir miydi?
Müslümanlar tarih sahnesinde İslam sayesinde onurlu ve itibarlı dönemler yaşadılar. Çünkü böyle bir hayat için bedel ödeyerek bu hayatı hak ettiler. Bu gün ise böyle bir hayata hasret yaşıyorlar. Arzu ve hasret, kavuşmanın itici gücüdür. Fakat şartları hazırlayıp harekete geçmeden hedefe varmak, Leyla’ya kavuşmak mümkün değildir.
İslam aleminin Kur’an tabiriyle “en hayırlı ümmet” kıvamına gelmesi için öncelikle yaşadıkları zillet ortamına isyan etmeleri, izzetli bir hayat için irade ortaya koymaları gerekir. Hastalığının farkında olmayan tedavi ihtiyaç duymaz. Hastalığı fark etmemek ise uyuşturulmuş olmakla izah edilebilir. Fakat Müslümanların yaşadığı acılar morfinle, narkozla unutturulacak cinsten değildir. Adeta bıçak kemiğe dayanmış vaziyettedir. Durum, olmak veya olmamak noktasına gelmiştir. Açık tablonun, tasvire ihtiyacı yoktur.
Problem öncelikle kimlik ve kişilik problemidir.
Mısır şartlarından kurtulup yeterli süre çölde yani zor şartlar altında terbiye edilme, arınma ve nebevî mektepte yeni bir kimlik kazanma problemidir. Emperyalizmin, baskı rejimlerinin köleleştirdiği, konforun, lüksün, eğlencenin uyuşturduğu, çürüttüğü ruhlarla bir yere varılmaz, üstelik bu ruhlar bu mücadelede takoz olarak kullanılırlar. Zira Mısır’da et kazanları başında yeyip içenler çöl şartlarını göze alamazlar. Çünkü onlar için et, hürriyetten daha önemlidir.
Can alıcı soru şudur: Aşağılayıcı ve onur kırıcı şart ve muamelelere katlanarak zillet içinde yaşamaya, hatta zillet içinde ölmeye razı olmak mı, yoksa izzetli bir hayat için çağın şartlarına uygun onurlu bir mücadelenin içinde olmak mı? Onurlu bir kişi için birinci soruyu sormak bile abestir. Ali Berham ŞAHBUDAK.


Hiç yorum yok:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ:

SİYASETTE İLKELERİN ÇÖKÜŞÜ: İFTAR SOFRASINDAKİ AYDINLIK VE KARANLIK? Bugün önümüze düşen o fotoğraflar, aslında bizlere görünü nenin çok...